1. Dünya Savaşı’nda İtilaf devletlerinden ayrılan ilk devlet hangisidir?
| I. Dünya Savaşı | |||||||
|---|---|---|---|---|---|---|---|
| Saat yönünde: Batı cephesinde siperler; siperleri geçen İngiliz Mark IV tankı; Çanakkale Deniz Harekâtlarında İngiliz Kraliyet Donanma gemisi HMS Irresistible mayına çarpmış batarken; gaz maskeleriyle bir Vickers makineli tüfek ekibi ve Alman Albatros D. III uçakları | |||||||
| |||||||
| Taraflar | |||||||
İtilaf Devletleri: Fransa Birleşik Krallık Rusya İmparatorluğu(1914-1917) İtalya(1915-1918) ABD(1917-1918) Romanya(1916-1918) Japonya Sırbistan Belçika
ve diğerleri | İttifak Devletleri: Alman İmparatorluğu Avusturya-Macaristan Osmanlı İmparatorluğu Bulgaristan(1915-1918) | ||||||
| Kumandanlar | |||||||
Aristide Briand Georges Clémenceau Joseph Joffre Ferdinand Foch II. Nikolay Mikhail Alekseyev Aleksey Brusilov Herbert Henry Asquith Herbert Kitchener David Lloyd George Antonio Salandra Paolo Boselli Vittorio Emanuele Orlando Woodrow Wilson Tasker H. Bliss Peyton C. March | II. Wilhelm Theobald von Bethmann-Hollweg Erich Ludendorff Paul von Hindenburg Franz Joseph I. Charles V. Mehmet Enver Paşa I. Ferdinand Nikola Zhekov | ||||||
| Güçler | |||||||
İtilaf Devletleri[1] 8,660,000
Toplam: 42,959,850 | İttifak Devletleri[1] 13,250,000
Toplam: 25,248,321 | ||||||
| Kayıplar | |||||||
| Hayatını Kaybeden Asker: 5,525,000 Yaralı Asker: 12,831,500 Kayıp Asker: 4,121,000 Toplam: 22,477,500 | Hayatını Kaybeden Asker: 4,386,000 Yaralı Asker: 8,388,000 Kayıp Asker: 3,629,000 Toplam: 16,403,000 | ||||||
| ||
I. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan birincisi olup dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı 1914’ten 1918’e kadar süren küresel bir askeri çatışmadır. 28 Temmuz 1914 tarihinde Avrupa’da başlamış ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılması nedeniyle Dünya Savaşı ve Büyük Savaş olarak adlandırılmıştır. Dört yıl süren savaş, 1918 yılında sona ermiştir. I. Dünya Savaşı, Avrupa’da dört merkezi devlete karşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirmi beş devletin bulunduğu, o tarihe kadar görülmemiş ilk dünya savaşıdır. I. Dünya Savaşı Avrupa’da İttifak Devletleri diye adlandırılan Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan Krallığı ile İtilaf Devletleri diye adlandırılan Britanya İmparatorluğu, Fransa ve Rusya İmparatorluğuönderliğindeki Sırbistan, Karadağ ve Belçika devletleri arasında gerçekleşmiştir. Savaşa sonradan İtilaf Devletleri tarafında İtalya, ABD, Japonya,Yunanistan, Portekiz ve Romanya da katılmıştır.
Konu başlıkları
|
Savaşın Nedenleri
Siyasi Nedenler
Avrupa’da 16. yüzyıl’da yaşanan Katolik-Protestan ayrışmasıyla, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’na bağlı Prenslikler, farklı taraflarda savaşmışlar, tarihte Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) olarak bilinen bu savaş da Vestfalya Antlaşması’yla sona ermiştir. Savaş sonucunda, bugün bile Avrupa Birliği’nin kökenini oluşturan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu birliği dağılmıştır. Savaşın sonunda Fransa’nın güçlenmesi, tam aksine Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun ve Habsburg Hanedanı’nın zayıflaması sözkonusudur. Bu sonuç Almanya için 19.yy’a kadar sürecek bir zayıflık dönemine ve yine bu tarihlere kadar birliğini kuramamasına neden olmuştur. Sanayi Devrimi ve Sömürgecilik hareketlerinde de bu olay etkisini göstermiş ve İngiltere,Fransa sömürgecilik alanında hızla güçlenirken Almanya’nın bu alanda geri kalmasına neden olmuştur. 1815’te yapılan Viyana Kongresi ile Avrupa’ya ve geniş anlamda dünyaya yeni bir statü getirilmiş ve buna göre güçler dengesi kurulmuştur.Kırım Savaşı’nda(1853-1856) bu dengelerin Rusya lehine değişmesine engel olmak için, Haçlı Seferleri’nden sonraki en önemli ittifakla, Avrupa Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte Ruslara karşı savaşmıştır. Yenilgiye uğrayan Ruslar,etkisi 1917 Ekim Devrimi’ne kadar sürecek siyasi ve ekonomik dalgalanmaların etksine gireceklerdir. Yine bu savaşın sonunda, İtalya Birliği’ne gidecek yollar da açılmıştır.1870 Sedan Savaşı[2] ile Almanya ve İtalya’nın birliklerini kurmaları, bunların büyük devletler olarak devletler arası ilişkilerde yer almak için girişimlerde bulunmaları, Viyana Kongresi statükosunu ve güçler dengesini büyük ölçüde değiştirmişti. Bundan sonrası ise yeniden bir dengenin kurulması girişimlerine, o da Avrupa’da yeni blokların ortaya çıkmasına ve bunların birbirleriyle çatışmasına yol açmıştır. Bloklar arasındaki gerginlik de karşılıklı silahlanmaya yol açmıştır. Bu da silahlı barış dönemini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde bloklar ve devletler arası ilişkilerde çok yönlü gelişen çatışmalar gerginliği daha da arttırmış ve devletleri bir savaşın eşiğine getirmiştir. Bu genel çerçeve içinde I. Dünya Savaşı’nın nedenleri çeşitli ekonomik, siyasi, askeri gelişmelere dayanmaktadır. Bunlara büyük devletlerin çıkar hesaplarını da eklemek gerekir.Özelikle Prusyanın Avusturyayı yenip Alman birliğini sağladıktan sonra yeni ortaya çıkan Alman İmparatorluğu’nun elinde önemli sömürgeleri olmamasına rağmen dönemin süper gücü İngiliz İmparatorluğu’na karşı koyabilecek hatta onu geçebilecek bir sanayi insan gücü ve teknoloji haline gelmesi ve bunun basta İngiltere ve Fransa tarafından engellenmek istemesi başlıca çekişme kaynağıdır.
Ekonomik Nedenler
Sanayi Devrimi ve Sömürgecilik sonucunda ekonomik pozisyonlarını güçlendiren İngiltere ve Fransa, karşı taraftaki Almanya ve İtalya gibi ülkelerden ekonomik olarak çok ilerideydi. Almanya ve İtalya, siyasi birliklerini oluşturduktan sonra, 1914’e kadar olan süreçte aradaki farkı kapatmaya çalışmışlardır. İngitere ve Fransa’nın ekonomik hakimiyet alanlarını korumak, Almanya’nın ise bu alanları ele geçirmek niyeti savaşın başlıca ekonomik nedenlerindendir. Bu, sömürgeler, deniz yollarının hakimiyeti, uluslarası ticaret imtiyazları gibi ana başlıklarda değerlendirilebilir. Öte yandan 19. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlayan ve neredeyse 20. yy’a damgasını vuran petrol yataklarının mülkiyeti de savaşın temel ekonomik nedenlerindendir. Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyeti altındaki Orta Doğu Petrol varlığı, 19. yy sonlarında özellikle İngilizler tarafından,çeşitli gizli/açık yöntemlerle tesbit edilmişti.İngiltere, petrol siyasetini, 1900’lerde tüm stratejilerinin birinci sırasına koymuştu. Diğer bir konuda Rus İmparatorluğu’nun ekonomik durumudur. Rusya, 19. yy’ın sonlarında 20. yy’ın başlarında toplumsal dalgalanmanın en fazla görüldüğü ülkedir. Toplumun en büyük kesimini oluşturan köylü sınıfı ve o büyüklükte olmasa da etkin bir işçi sınıfı 1905 Devrimi ile 1917 Ekim Devrimi’ne giden yolu açmıştı. Toplumsal dalgalanmalar ekonomik açıdan Rus İmparatorluğu ve Çarlık Rejimi için tehlike oluşturuyordu. Rus Yönetimi bu dalgalanmaları engellemek için siyasi ve ekonomik güç kazanmak zorundaydı.
[2][3][4]
Ülkelerin Stratejileri [
İngiltere [
I. Elizabeth’in uzun ve başarılı saltanatında (1558-1603) İskoçya’da İngiliz etkisinde farklılık görülmeye başlandı. İngiltere’deki Tudor hanedanıyla, İskoçya’daki Stuart hanedanı arasındaki evlenmeler, iki geleneksel düşmanı birbirine yaklaştırdı. İskoçya Kralı 1. James İngiltere kralı oldu. 1707 yılında iki krallığı birleştiren bir antlaşma imzalandı. Bu tarihten sonra Büyük Britanya tarihi başlar.
1642-1651 yılları arasında gerçekleşen İngiltere İç Savaşı sonucunda krallık devrildi. Bunun yerine önce parlamento idaresinde (1649–1653) sonra da Oliver Cromwell iktidarında (1653–1659) kısa süren bir cumhuriyet kuruldu. Cromwell’in ölümünün ardından parlamento iç karışıklıkları önlemek için sürgündeki kral 2. Charles’ı krallığı yeniden kurmak üzere İngiltere’ye davet etti.
- ve 19. yüzyıllarda İngiltere, büyük bir sanayi devleti ve sömürge gücü haline gelen Britanya İmparatorluğu’nun merkezi konumundaydı. 19. yüzyılın başlarında Avustralya, Kanada, Hindistan, Afrika’da bazı devletler, Antil Adaları ve Hong Kong gibi dünyanın büyük bir kısmına yayılan dev bir sömürge imparatorluğu kurulmuştu. Kraliçe Victoria (1837-1901) zamanında İngiltere dünyanın en büyük gücü durumuna geldi. 1877’de Hindistan sömürgeleştirildi. 1882’de Mısır ele geçirildi.
İngiltere 1900’lere gelindiğinde dünyanın en büyük gücü konumundaydı. Bu gücü sömürgeler, deniz yolları hakimiyeti, küresel şirketler aracılığıyla, askeri ve siyasi anlamda da sağlamayı başabilmiştir. 1871’ten itibaren Alman İmparatorluğu’nu kendi etkinliğine karşı en önemli tehdit olarak algılamıştır. Çünkü güçlü bir Almanya İngitere için en büyük tehdit olacaktır. Fransa ile sürdüğü ortaklıkta(özellikle Kırım Savaşı bir örnektir.), Fransa’nın da 1871 yenilgisinden itibaren Alman İmparatorluğu’na karşı olan düşmanlığı belirleyici nokta olmuştur. Yine aynı şekilde Rusya ile 1.Dünya Savaşı öncesinde temin ettiği ittifak da, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da Rusya’nın Pan-Slavizm Politikası ile Almanya’nın Pan-Germen Politikası karşıtlığı temeline oturmuştu.
İngiltere,bir ada ülkesi olması nedeniyle,savunma stratejisini Hollanda ve Belçika’nın Almanya’ya karşı dirençli olması esasına dayandırmaktaydı.[5]
Alman İmparatorluğu’nun İngiltere için gerek ekonomik gerekse de siyasi tehdit haline gelmesi İngiltere için tartışmasız bir savaş nedeniydi. Aynı zamanda, sömürgelerin korunması, deniz yollarının kontrol altında tutulması, küresel şirketlerin hakimiyeti ve en önemlisi Ortadoğu Enerji Koridoru’na sahip olmak stratejileri tamamen Alman İmparatorluğu çıkarlarıyla çatışmaktadır.
[2][3][4]
Fransa [
Fransa’da krallık sistemi 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’ne dek hüküm sürdü. Fransız Devrimi sırasında dönemin Fransa kralı XVI. Louis ve eşi Marie Antoinette ile onlara yakınlığı olduğu düşünülen yüzlerce Fransız vatandaşı öldürüldü. Kısa süreli bir dizi yönetim denemesinden sonra Napolyon Bonapart 1799’da cumhuriyetin kontrolünü ele aldı ve kendini önce Birinci Konsül, daha sonra, günümüzde Birinci İmparatorluk (1804–1814) adıyla anılan devletin imparatoru ilan etti. Napolyon Savaşları olarak bilinen bir dizi savaşın ardından, Bonaparte ailesinin yardımıyla Napolyon kıta Avrupasının büyük bölümünü ele geçirdi. Yeni elde edilen bu topraklara daha sonra Bonaparte ailesinin üyeleri Fransa’ya bağlı kral olarak atandı.
1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı’nda Napolyon’un son yenilgisinden sonra Fransa’da krallık yönetimine geri dönüldü. Ancak bu kez kralın yetkilerine anayasal kısıtlamalar getirildi. 1830 yılında çıkan bir sivil ayaklama olan Temmuz Devrimi’yle Bourbon Hanedanı tümüyle kaldırılarak anayasal krallığa dayanan Temmuz Monarşisi getirldi. Bu yönetim biçimi 1848 yılına dek sürdü. Bu arada kurulan İkinci Cumhuriyet oldukça kısa süreli oldu ve 1852 yılında III. Napolyon İkinci İmparatorluğu kurunca yıkıldı. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı’nda yenilen III. Napolyon bunun üzerine tahttan indirildi ve bu yönetim rejimi de Üçüncü Cumhuriyet’in kurulmasıyla fesholdundu.
Fransa 17. yüzyıldan başlayarak 1960’lara dek bir sömürge devleti kimliğiyle var oldu. 19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın dört bir yanında edindiği sömürge toprakları Fransa’yı İngiltere’den sonra ikinci büyük sömürge imparatorluğu hâline getirdi.
Fransa ve Almanya, 1871 yılından itibaren birbirlerini tehdit olarak görmüşlerdir.Fransa için, kaybettiği Alsace-Lorraine bölgesi hem ekonomik hem de askeri açıdan büyük öneme sahipti.Öte yandan Ren Nehri üzerindeki köprüler ve Belçika’nın güçlü savunmaya sahip olması,Fransa için diğer iki askeri strateji unsuruydu.[2]
Fransa için Alman İmparatorluğu, Merkezi Avrupa’da olduğu kadar, sömürgeleriiçin de büyük tehdit oluşturuyordu.Çünkü Fransız Askeri-ekonomik-siyasi gücünün temeli sömürgeler üzerine kuruluydu.
[2][3][4]
Rusya İmparatorluğu [
Rusya İmparatorluğu’nun başlangıcı 1721 yılındadır. 1866 yılında toprakları Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın belirli bölümlerini kapsamıştır. 19. yüzyılın başında dünyanın en büyük ülkesi olmuş, toprakları kuzeyde Kuzey Buz Denizi’nden güneyde Karadeniz’e, doğuda Büyük Okyanus’dan batıda Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır.
- yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında, İmparatorluğun ekonomik yapısı geniş ölçüde köylü ve sayıca daha az ama etkili bir işçi sınıfına dayanmaktaydı. Sanayileşme yetersizdi ve üretim büyük ölçüde tarıma dayalıydı.Şehirleşme 2-3 şehir dışında son derece az ve nüfusun büyük çoğunluğu taşrada yaşamaktaydı. 1905 Devrimleri ve ardından gelen 1917 Devrimleri, Rusya’nın bu ekonomik ve siyasi yapısından kaynaklanmıştır.
Rusya 19. yüzyıl’da temelde dört hedef doğrultusunda siyasetini konumlandırmıştır:
a)Batısında Pan-Slavizm Politikalarıyla(böylece Slav kökenli halkların kontrolünü eline geçirmek) ve Balkanlar/Doğu Avrupa’da hakimiyetini sağlamak.
b)Güneyde, Osmanlı İmparatorluğu (Boğazlar ve Doğu Anadolu’yu ele geçirmek)ve İran(Petrol alanları)politikaları ile hakimiyetini sağlamak.
c)19.YY.’da Ortaasya’nın büyük bölümünü ele geçiren Ruslar, bu hakimiyetlerini korumak.
d)Doğuda, Japonya-Rusya-İngiltere-ABD arasındaki güç dengesini kaybetmemek.
1904-1905 Rus Savaşı’nda büyük yenilgiye uğrayan Rusya, aynı tarihlerde, İngiltere ile İngiliz-Rus Sömürge Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştır.[6]
Batıda Almanya İmparatorluğu’nun Pan-Germenizm Politikaları, güneyde Osmanlı İmparatorluğu ile yüz yılı aşkın süren savaşlar, Pasifik’te İngiltere’ye karşı ABD ile yardımlaşma vb. stratejiler nedeniyle Rusya, İtilaf Devletleri safında yeralmıştır.
[2][3][4]
Almanya [
18 Ocak 1871 yılında Versailles Antlaşması’yla kurulan Alman İmparatorluğu, tüm dağınık Alman Devletçik’lerini -Avusturya hariç-bir arada topladı. İmparatorluk 1884 yılından itibaren ülke dışında sömürgeler kurmaya başladı.[7]Alman İmparatorluğu 1914 yılına kadar, birliğini geç oluşturması nedeniyle geri kaldığı İngiltere-Fransa-Rusya ittifakıyla, ekonomik,siyasi ve askeri yönden başabaş noktasına geldi.Hatta sanayileşme ve işgücü alanında İngiltere’den (1914 verilerine göre)daha ileri bir seviyeye ulaştı.[8] II. Wilhelm döneminde, Almanya, diğer Avrupa güçleri gibi emperyal bir politika izlemiş ve zaman zaman sömürgeleri konusunda komşu devletlerle sürtüşmeye girmiştir. Bu, bir takım dostlukları zedelemiş ve Almanya’ya karşı Fransa, Birleşik Krallık ve Rusya İmparatorluğu bir anlaşma imzalayarak kutup oluşturmuştur. Almanya ise sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifak kurabilmiştir.[9] Almanya’nın emperyal politikası ülke dışına taşmış ve devlet diğer Avrupa güçleri gibi Afrika’nın paylaşımına katılmıştır. Berlin Konferansı’nda bu kıta Avrupa güçlerine pay edilmiştir. Almanya’nın payına Alman Doğu Afrikası, Alman Kuzey-Batı Afrikası, Togo ve Kamerun düştü. Büyük güçler arası Afrika’da olan bu mücadele I. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biri olacaktı.[10] Almanya siyaset alanında ve denizlerde,o sırada Britanya’ya ait olan küresel konumu ele geçirmek ve böylece Britanya’yı otomatikolarak daha alt statüye indirgemek istiyordu.[8] 1900’lerde emperyal ve emperyalist çağın en yüksek noktasında hem Almanya’nın yegane küresel statü iddiası(Alman Ruhu dünyayı yenileyecektir!)deyişiyle, hem de Avrupa Merkezli bir dünyanın tartışmasız^^büyük güçleri^^olan Britanya ve Fransa’nın iddiası henüz etkiliydi.[11] Alman Ulusal Birliği’nin kurulduğu 1871 ile 1.Dünya Savaşı’nın çıktığı 1914 tarihleri arasında Avrupa Tarihi’nin hiç değişmeyen öğesi Almanya ile Fransa arasındaki düşmanlıktır.[12] Fransa’nın 1871 Alman yenilgisi bu düşmanlığın en önemli etkenidir. Aynı zamanda Alsace-Lorraine’in kaybedilmesi ve iki ülke için, hem ekonomik hem de askeri önemi, bu düşmanlıklarda etkili olmuştur. Çünkü iki ülke arasındaki en önemli savunma noktaları olan Alsace-Lorraine ve Ren Nehri Köprüleri’ne sahip olmak önemliydi.
Öte yandan, Hohenzollern Hanedanı yönetiminde ve mutlakiyetçi yapıdaki Almanya İmparatorluğu, siyasi olarak cumhuriyetçi İngiltere ve Fransa’nın yönetim sistemi yönünden de rakibiydi.Bu rekabet,1.Dünya Savaşı’nı,bir nevi mutlakiyet/cumhuriyet mücadelesi şekline de getirmiştir. (Zaten, savaş sonrasında mağlubiyete uğrayan tarafta, bütün mutlakiyetler çökmüş, yerine yeni cumhuriyetler kurulmuştur.)[13]
Almanya İmparatorluğu 1914’e gelinirken, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile ittifakı dışında,Avrupa’da güçlü bir müttefike sahip değildi.Belki de savaşın daha başındaki bu durum,savaşın sonucunu belirleyecek olaylarda Alman Stratejisi’nin savaşın kaybı konusundaki en büyük eksikliğiydi. Çünkü Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çok uzun ömürlü olamayacağı,1914’lerde neredeyse kesin gibi duruyordu.Bu konuda Adolf Hitler bile,Eğer Reich,Schoenerer’in Habsbourglar hakkındaki ikazlarına kulak vermiş olsa idi,Almanya’nın başına bütün dünyaya karşı savaşa girerek uğradığı felaket gelmeyecekti demiştir.[14]
Almanya’nın oluşturmak zorunda kaldığı diğer ittifakları da (Osmanlı İmparatorluğu-Bulgaristan) savaşın sonucuna etki edebilecek ekonomik ve askeri düzeyde değildi.Almanya için güvenilmesi gereken temel güç, kendi öz gücüydü.
[2][3][4][15]
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu [
Kutsal Roma İmparatorluğunun etkinliği azaldıkça Avusturya’nın arşidükleri bağımsız olarak hareket etmeye başladılar. 1804 yılında arşidükler kendilerini imparator ilan ettiler. 1866’da Prusya – Avusturya Savaşı yenilgisi ve Alman Konfederasyonunun dağılmasından sonra prestijini kaybeden Avusturya İmparatorluğu 1867 yılında da Macaristan’la birleşerek Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu kurdular. Avusturya ve Macaristan aslında içişlerinde bağımsız olan iki ayrı ülkeydiler. Fakat dışişleri açısından tek bir Habsburg İmparatoru tarafından yönetilmekteydiler.
Emperyal bir devlet olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda,onbirin üzerinde etkili etnik grup mevcuttu. Bu etnik grupların büyük kısmı Almanlar,Slavlar ve Macarlar’dan oluşmaktaydı.Etkinlik sahasında(doğu bölgesinde yoğun Slav devletleri, batısında da Germen toplumları)farklı etnik gruplar bulunmaktaydı. 1789 Fransız Devrimi ve beraberinde getirdiği süreç,emperyal devletlerin sonunu hazırlamaktaydı. Uyanan milliyetçilik akımları 19.YY’da en fazla Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na zarar vermiştir.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, karşısındaki en büyük tehdit, Rusya ve Rusya’nın Pan-Slavizm Politikalarıydı. Rusya,Doğu Avrupa’ya ve Balkanlar’a doğru güç alanını genişletmek istiyordu. Bu amaçla gerek Osmanlı içindeki, gerekse de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içindeki tüm etnik unsurlara-başta slavlar olmak üzere-açık/kapalı destek veriyordu. Öteki taraftan batı tarafının güvenliğini,Almanya ile ittifak ile sağlamlaştıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu,diğer taraftaki Rusya etkinliğini yok etmek istiyordu.
Aslında, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun da durumu Osmanlı İmparatorluğu’ndan farklı değildi.İki imparatorluk da kendi geleceklerini tamamen savaş sonunda alınacak bir galibiyete bağlamışlardı.Yani savaş,bir ölüm-kalım mücadelesi idi.
1882 Yılında yapılan antlaşmayla kurulan Üçlü İttifak ile Almanya,Avusturya-Macaristan ve İtalya arasında oluşturulan birliktelik(1902 yılında yenilenerek) 1.Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. (İtalya,savaşın başında tarafsız kaldıktan sonra,İtilaf Devletleri safında savaşa girmiştir.)[2][16][17]
İtalya [
- yüzyılın ilk yıllarında İtalya I. Napolyon tarafından işgal edilerek Fransız etkisi altına girdi. Viyana Kongresi İtalya’nın Fransız işgalinden önce yöneten hanedanlara geri verilmesini öngörüyordu. Böylece Papalık Devleti, Sardinya-Piemonte Krallığı, Toskana Grandüklüğü, Modena Düklüğü ve Lombardiya-Venedik Krallığı tekrar kuruldu. Ancak Carbonari adı verilen gizli dernekler İtalya’nın birleşmesi için çalışmaya başladılar. Giuseppe Mazzini ve Giuseppe Garibaldi birleşme hareketinin öncüleri arasında yer alıyorlardı. Ayrıca Sardinya kralı II. Victor Emmanuel de bu birleşme hareketini destekleyenler arasındaydı.
1848 yılında Lombardiya Avusturya’nın elinde bulunuyordu. İtalya’yı birleştirmek konusunda Fransa’nın desteğini almayı başaran İtalya, 1859’da Fransa ile birlikte Avusturya’yı mağlup etti ve 11 Kasım 1859’da Avusturya ile Piyemonte arasında Zürih’te barış antlaşması yapıldı. Buna göre; Avusturya, Lombardiya’yı Piyemonte’ye verdi. Venedik dâhil olmak üzere diğer İtalyan Devletleri arasında bir konfederasyon oluşturulması ve konfederasyonun fahri başkanının papa, fiilî başkanının Piyemonte olması kabul edildi. Bir süre sonra Kuzey İtalya’daki küçük devletler de Piyemonte’ye katılma kararı aldılar. Böylece bütün Kuzey ve Orta İtalya Piyemonte’ye katılmış oldu. 1870’de Roma ve 1886’da Venedik, İtalya birliğine dâhil oldular. Bunların da katılımı sonucu İtalyan Millî Birliği tamamlanmış oldu. İtalya Krallığı kuruldu.
İtalya, Roma devrinden sonra ilk kez tek bir ülke hâline gelebilmişti. Yeni İtalyan Krallığı’nda 20. yüzyılda kuzey İtalya hızlı sanayileşerek gelişirken, güney İtalya’da nüfus hızla yükseliyor ve milyonlarca insan daha iyi bir yaşam için yurdışına göç etme yolları arıyordu.
- yüzyılın son yirmi yılından başlayarak İtalya da diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeleşme yoluna gitti. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yaptığı Trablusgarp Savaşı’nı kazandı. Batı Türkiye’de Oniki Ada, Afrika’da Libya, Etyopya ve Somali gibi bazı ülkeleri de işgal ederek sömürgeleştirdi.
1882 Yılında, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Üçlü İttifak’ı oluşturan İtalya,1.Dünya Savaşı’nın başında tarafsız olmasına rağmen, 1915’te Londra Paktı ile İtilaf Devletleri arasına katıldı. İtalya’ya savaşa girmesi koşuluyla Trento, Trieste, Istria, Dalmaçya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı bölgeleri vadedildi. Savaş süresince 600.000 İtalyan askeri yaşamını yitirdi ve İtalya ekonomisi çöktü. Savaşın sonucunda İtalya’ya verilen sözlerden çoğu tutulmadı. St. Germain Antlaşması ile İtalya galip tarafta olmasına karşın yalnızca Trento, Trieste ve Bolzano’yu alabildi. Bu sonuç İtalyan toplumu arasında büyük hoşnutsuzluklara yol açtı.[18]
İtalya savaş öncesi dönemde mevcut sömürgelerini korumak isterken, aynı zamanda Ortadoğu,Balkanlar ve Afrika’daki gücünü de arttırmak amacındaydı.Fransa ile eski düşmanlıkları ve yeni ortaya çıkan durum nedeniyle 1915 yılına kadar ortada bir siyaset takip ederken, bu tarihte itilaf devletleri safında savaşa katılmıştır.
[2][3][4]
Osmanlı İmparatorluğu [
Osmanlı İmparatorluğu, 1699 Karlofça Antlaşması’ndan beri süregelen gerileme döneminin,son ağır yenilgisini 1912-1913 Balkan Savaşları ile almıştı.Bu savaşlarda,imparatorluktan ayrılmış küçük devletlerle dahi başaçıkamaz durumda olduğu görülmüştür.Genel Durumu şöyledir: Ekonomik yönden; maliye iflas etmiş, yıllık enflasyon yüzde 300’lerde(Temmuz-Kasım 1914 aralığında %50)[19], tamamen dışa bağımlı ve cari harcamaları dahi karşılayamayacak durumdadır.
Siyasi yönden; Balkanları ve Mısır’ı kaybetmiş, Ortadoğu bölgesinde kalan toprakları için de endişeli bir Osmanlı İmparatorluğu vardır. Etnik gruplarındaki milliyetçilik ve ayrışma hareketleri nedeniyle, Anadolu’da dahi güvenlik sorunları en üst düzeydeydi. İmparatorluk, İngiliz ve Fransızlar’ın Ortadoğu konusundaki niyetlerini ve -sanılanın aksine- petrolün yeni dönemdeki önemini son derece iyi bilmekteydi. Öte yandan yüzyıldan fazla süredir aralıklarla savaştığı Rusya’nın da Boğazlar ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi üzerindeki hedeflerinin farkındaydı.
Askeri yönden; Balkan Savaşları sonucunda ordunun son derece zayıflamış yapısının ortaya çıkmasına rağmen, İttihat-Terakki Hükümeti iki yıldan kısa bir sürede bu yapıyı reforme ederek, yeni bir ordu yaratma başarısı göstermiştir. Hükümet, ordu yapısı içerisindeki alaylı/okullu sistemini değiştirerek, okullu subayları faal birliklere, alaylı subayları da ya emekliye ya da geri görevlere sevketmiştir. Öte yandan personel yapısında çok başarılı bir değişim gösteren ordu, aynı başarıyı -ekonomik nedenlerden dolayı- teknoloji ve silahlar yönünde yakalayamamıştır. Alman ekolünün hakim olduğu Osmanlı Ordusu, özellikle lojistik ve sevkiyat konusunda da gerekli düzeyde kabiliyete sahip değildi.
1913 Bab-ı Ali Baskını ile iktidara gelen İttihat-Terakki Hükümeti, savaşın kaçınılmaz olduğunu farkettiği andan itibaren, İngiltere ve Fransa ile uzlaşmak amacıyla çalışırken, Almanya ile de ilişkilerini aynı ölçüde sıkı tutmaya çalışmıştır. Hatta bu öylesine yoğun bir çift taraflı mücadele olmuştur ki, her iki tarafla da son dakikaya kadar görüşmeler devam etmiştir.[20] İngiltere ile yapılan görüşmelerde Osmanlı Hükümeti’nin ittifak için temel beklentisi olan savaş sonrası toprak bütünlüğünün garanti altına alınması isteği, İngiliz tarafından ancak savaş sonrası görüşülebileceği şeklinde yanıtlanmıştır.[21]İngiltere ve Fransa ile ittifakı sağlayamayacağı kesin görünen İttihat ve Terakki hükümeti, 2 Ağustos 1914 günü Almanya ile gizli bir ittifak antlaşması (Osmanlı-Alman Gizli Antlaşması) imzalayarak savaşa İttifak güçleri yanında girmeyi taahhüt etmiş ve silahlı kuvvetlerinin genel sevk ve idaresi için bir Alman askeri heyetini yetkili kılmayı uygun görmüştür.[22]
Anlaşmadan haberdar olan İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’nun sipariş ettiği iki zırhlıyı Osmanlı İmparatorluğu’na teslim etmekten vazgeçer. Rauf Orbay ve ekibi Londra’dan eli boş döner. Kalabalık bir İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’na kadar kovaladığı Goben ve Breslav adlı iki Alman zırhlısının Çanakkale Boğazı’ndan geçmesine izin verilir. İki gemi 11 Ağustos’ta İstanbul’a gelir. İngiltere’nin bu durumu yansızlığın ihlali olarak değerlendiren bir nota vermesi üzerine, Alman zırhlıları Osmanlı donanmasınca ‘satın alınmış’ ve gemi mürettebatı fes giydirilerek Osmanlı hizmetine alınmıştır. Goeben (Yavuz Muharebe Kruvazörü), Breslau ise (Midilli Kruvazörü) ismini almıştır.
26 ekimde Osmanlı donanması bir keşif tatbikatı için hazırlanma emri aldı ve ertesi gün toplanma bölgelerine gitmek için Haydarpaşa’dan ayrıldı. 28 Ekimde Osmanlı filosu 4 ayrı görev gücüne ayrılarak Rusya kıyılarında farklı hedeflere yöneldi. Koramiral Souchon 29 ekim 1914 sabah 6:30’da 3 Osmanlı destoreyerinin refakatinde bulunan Goeben ile Sivastopol’daki kıyı bataryalarına ateş açtı. Hamidiye kruvazörü 6:30’da Kefe’ye geldi ve yerel yetkilileri 2 saat içinde çatışmaların başlayacağı konusunda uyardı. Hamidiye 9:00 da bir saat süren bir ateşe başladı ve daha sonra da Yalta’ya giderek burada 7 Rus ticaret gemisini batırdı. 2 Osmanlı destroyeri 6:30’da Odessa’ya hücum etti ve 2 Rus gambotunu batırarak birkaç tahıl silosunu tahrip etti. Breslau kruvazörü ve ona eşlik eden Osmanlı destroyeri Novorossisk’e geldi yerel yetkilileri uyararak 10:30’da kıyı bataryalarına ateş etti ve 60 mayın döşediler. Limandaki 7 gemi hasar gördü, biri battı.
30 Ekim günü Rusya Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açmış, bundan birkaç saat sonra Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’ya savaş ilan ederek, savaşa İttifak Bloku yanında girdiğini duyurmuştur. Bu duyurudan sonra İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiştir.
[2][3][4][23][24][25]
Bulgaristan [
Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başlaması ve Çarlık Rusyası’nın da desteğiyle, Balkanların tümünde olduğu gibi Bulgaristan’da da ulusal kurtuluş hareketi alevlenmiş, 93 Harbi’nden yenilgiyle çıkan İmparatorluk, Bulgaristan’ı 1878 yılında içişlerinde bağımsız prenslik olarak, 1908 senesinde ise tam bağımsız çarlık olarak tanımıştır. Bulgaristan Krallığı’nın,Balkan Savaşları sonrası konumu,Yunanistan-Sırbistan-Karadağ-Romanya ile batıda Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışmasına yol açmıştı.Savaş öncesi dönemde diğer Balkan Devletleri ile olan düşmanlığı,Bulgaristan için Almanya ile ittifaktan başka bir seçenek bırakmamıştır.[2]
Savaşın Çıkışı [
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand,28 Haziran 1914 günü Saraybosna’yı ziyaretinde bir Sırp Milliyetçisi olan ‘Princip’ tarafından öldürüldü. İki devleti bir arada tutan tek unsur olan Habsbourg Hanedanı’nın tek veliahtı öldürülmüştü. Avusturya Hükümeti’nin tepkisi çok sert oldu.Fakat Rusya’yı tek başına karşısına almaya çekinen Avusturya, öncelikle Almanya’ya danıştı. Almanya’nın verdiği üstü kapalı desteğin ardından, Avusturya Sırbistan’a 48 saat süreli ve bağımsız bir devletin kabul edemeyeceği ağır bir nota verdi.Sırbistan bu notaya-Rusya’nın desteğiyle-,kaçamak yanıtlar verdi.Bunun üzerine Avusturya,28 Temmuz 1914’te Belgrad’ı bombalamaya başlayarak , Sırbistan’a savaş ilan etti.Bunun üzerine Rusya 31 Temmuz’da genel seferberlik ilan etti.Daha önceden Rus Seferberliği’ni savaş ilanı kabul edeceğini açıklamış bulunan Almanya, 1 Ağustos’ta Rusya’ya, 3 Ağustos’ta da Fransa’ya savaş ilan etti.Almanya, barış zamanında hazırlamış olduğu ‘Schlieffen Planı’ uygun olarak,Fransa’yı hemen ezip seferberliğini tamamlama çabası içinde bulunan Rusya’ya daha sonra dönmek istediğinden,Fransa’ya saldırıda en kolay yol olan Flander Düzlükleri’nden ordusunu geçirmek istedi ve bunun için Belçika’ya ‘Zararsız Geçiş Hakkı’ için başvurdu.Tarafsız bir ülke olan Belçika,İngiltere’ye danıştıktan sonra Almanya’nın önerisini reddedince,Almanya 4 Ağustos 1914 tarihinde Belçika’ya saldırdı ve İngiltere de Almanya’ya savaş açtı.Böylece,4 Ağustos 1914 tarihine gelindiğinde üç cephede savaş başlamıştı:Alman-Fransız Cephesi,Alman-Rus Cephesi ve Avusturya-Sırbistan Cephesi.[26]
[27][28][29]
Cepheler [
Savaş başında, taraflar arasında , savaşın süresinin çok da uzun olmayacağı konusunda, neredeyse bir fikir birlikteliği vardı. Almanya, Schlieffen Planı (1905) ile Fransa’yı altı hafta gibi kısa bir sürede devredışı bırakacağını varsayıyordu. Bu planı 4 Ağustos 1914 tarihinde Belçika’ya saldırarak uygulamaya koysa da, Belçika’nın umulandan daha uzun süre dayanması sonucunda (plandan 12 günlük bir gecikmeyle Liege ele geçirilebildi), Almanya Schlieffen Planı’nın başarısızlığı ile karşı karşıya kaldı. 6-12 Eylül 1914 I. Marne Muharebesi, savaşın akıbeti hakkında taraflara bir fikir vermişti. Schlieffen Planı başarısız olduktan sonra Almanya’nın alternatif bir planı yoktu ve gecikmeler sonucunda Rusya seferberliğini tamamlamak üzereydi.
Almanya’nın hızlı bir harekatı sonuca ulaştıramamasının ardından, I. Dünya Savaşı’nın yeni ve belirleyici bir özelliği olan ‘siper savaşı’ başlamış oldu.
I. Dünya Savaşı’nda cepheleri 2 ana başlıkta toplanabilir.[30][28][15][29]
Batı Cephesi [
- Ana madde: Batı Cephesi (I. Dünya Savaşı)
Batı Cephesi, Almanya’nın batısında kalan Avrupa topraklarında, esas olarak Belçika, Hollanda ve Fransa’yı yani Batı Avrupa’yı içine alan cephedir.
Doğu Cephesi [
- Ana madde: Doğu Cephesi (I. Dünya Savaşı)
Doğu Cephesi, I. Dünya Savaşı’nda Orta Avrupa ve Doğu Avrupa’da, Almanya’nın, Avusturya-Macaristan’ın ve Bulgaristan’nın doğusunu, Rusya’nın ve Romanya’nın ise batısında kalan cephedir.
Osmanlı Cepheleri [
Osmanlı İmparatorluğu’nun o zamanda savaştığı 8 tane cephe vardır. Bunlar birinci dereceden ve ikinci dereceden olmak üzere ikiye ayrılır. Birinci Dereceden Cepheler;
- Kafkasya Cephesi
- Çanakkale Cephesi
- Sina ve Filistin Cephesi
- Hicaz – Yemen Cephesi
- Irak Cephesi
İkinci Dereceden Cepheler;
- İran Cephesi
- Galiçya Cephesi
- Makedonya Cephesi
Kafkasya Cephesi [
- Ana madde: Kafkasya Cephesi

Kafkasya 1918:Osmanlı ordusunun ileri harekâtı


Kafkasya cephesinde Osmanlı askerleri
Enver Paşa kumandasındaki Türk ordusu 21 Aralık 1914’te (o zamanki Rus sınırı olan) Köprüköy – Eleşkirt hattında hücuma geçti. Sarıkamışyakınında Allahüekber Dağlarına ulaşan ordu burada 1915 Ocağının ilk haftasında ağır bir yenilgiye uğradı. 130.000 kişilik asker mevcudunun 60.000’i çarpışmalarda veya soğuktan donarak şehit oldu. Geri kalanlar esir düştü.
Çar’ın amcası Grandük Nikola kumandasındaki Rus ordusu bir yıllık bir bekleyişten sonra 13 Ocak 1916’da Erzurum cephesinde harekete geçti. 16 Şubat 1916’da Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis ve Muş, 18 Nisan’da Trabzon, 24 Temmuz’da Erzincan düştü. Ancak Ağustos ayında Bitlis ve Muş geri alındı.
Rusya’da 1917 Mart ayında Çarlık rejimine karşı başlayan ayaklanma Kasım ayında Bolşevik rejimin kurulması ve 1918 Ocak ayında Rus ordusunun dağılması ile sonuçlandı. Rus ordusunun çekilmesi üzerine, onların boşalttığı alanlarda Antranik komutasındaki Ermeni birlikleri “Batı Ermenistan Geçici Hükümeti” ilan ettiler. Ancak hücuma geçen Türk ordusu karşısında tutunamayarak dağıldılar. 26 Şubat 1918’de Erzincan, 27 Şubat’ta Trabzon, 12 Mart’ta Erzurum, 2 Nisan’da Van kurtarıldı.
3 Mart 1918’de imzalanan Brest Litovsk Antlaşması ile Rusya savaşta kazandığı toprakları terkederek 1878 öncesi sınırlara dönmeyi kabul etti. Bu sırada Tiflis’te kurulan Transkafkasya Cumhuriyeti’nin direnmesi üzerine Halil (Kut) Paşa kumandasında ileri harekete geçen Türk ordusu 25 Mart’ta Oltu, 3 Nisan’da Ardahan, 5 Nisan’da Batum, 15 Mayıs’ta Gümrü, 20 Temmuz’da Nahcivan’ı aldı ve nihayet 15 Eylül’de Nuri Paşakomutasındaki Kafkas İslam Ordusu Bakü Muharebesi (1918)’i kazanarak Bakü’ye girdi. Ekim başında da bir Türk müfrezesi Dağıstan’da kontrolü ele aldı.
Ancak 30 Ekim’de imzalanan Mondros Mütarekesi uyarınca Türk ordusu işgal ettiği Kafkasya topraklarını bırakarak 1914 sınırına geri çekildi. Türk ordusunun boşalttığı Batum, Ardahan ve Kars’ta kurulan Milli Şura Hükümetleri 1919 ilkbaharında Kafkasya’daki İngiliz kuvvetleri tarafından tasfiye edildi.
Çanakkale Cephesi [
- Ana madde: Çanakkale Savaşı
İtilaf Devletleri kara ve deniz güçlerinin Çanakkale Boğazını kontrol altına alarak İstanbul’u işgal etme girişimleridir. İstanbul’un işgaliyle Osmanlı İmparatorluğu savaştan çekilecek, Almanya bir müttefikini kaybedecek ve Rusya ile güvenli bir deniz ticaret ve ulaşım yolu açılmış olacaktı. 1915 yılının Şubat ve Mart aylarında müttefik donanmasının sahil top bataryalarını susturarak İstanbul’a ulaşma çabaları, Türk sahil topçusu ve mayın hatları nedeniyle başarısız olmuştu. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa yüksek komutanlıkları, Gelibolu Yarımadası’nın amfibik bir harekâtla işgal edilmesine karar vermişlerdir. 25 Nisan 1915 günü, yarımadanın altı kumsalında yapılan müttefik kuvvetler çıkartmasıyla Çanakkale Kara Savaşı başlamış oldu. Çıkartma kuvvetlerinin Türk savunması karşısında planlanan başarıyı sağlayamamaları üzerine 6 Ağustos 1915 tarihinde yeni kuvvetlerle Suvla Koyu’nda bir çıkartma daha yapılmıştır. Kurmay Albay Mustafa Kemal’in komuta ettiği birinci ve ikinci Anafartalar Muharebeleri’yle bu ileri harekât da başarısızlığa uğramıştır. 9 Ocak 1916 tarihinde Gelibolu Yarımadası’ndan müttefik kuvvetlerin tahliyesi tamamlanmıştır.
Hicaz-Yemen Cephesi [
- Ana madde: Hicaz-Yemen Cephesi
Halk arasında “Yemen Cephesi” adıyla da anılır. I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı İmparatorluğu 4 Tümenlik bir kuvvetle Arabistan’daki kutsal İslam şehirlerini korumaya çalıştı. 7. Kolordu’nun birer tümeni Hicaz, Asir, San’a ve Hudeybe’de konuşlandırılmıştı. Uzaklık sebebiyle bu tümenlere yeni asker, malzeme ve silah desteği sağlanamıyordu. 1916 yılında İngilizlerin kışkırtmasıyla, Araplar kendilerini koruyan Osmanlı Kuvvetlerine karşı ayaklandı, Mekke Emiri Şerif Hüseyin, bağımsızlığını ilan etti. Bu bölgedeki en önemli Osmanlı direnişi Medine müdafaası’ydı. Yemen’de İmam YahyaOsmanlılar’a bağlı kalırken Asir’de Seyyid İdris de ayaklanmaya katıldı. 1917 Şubatında Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmak üzere, Şam’a gelen Mustafa Kemal Paşa, Hicaz’ın boşuna savunulmayıp boşaltılmasını istedi. Manevi sebeplerden dolayı bu istek uygulanmadı. Komutanlık ataması da yapılmadı. Bin bir güçlükle Medine’yi, Yemen’i, Asir’in kuzeyini I. Dünya Savaşı sonuna kadar savunan 7. Kolordu Mondros Mütarekesi’nden bir müddet sonra, 23 Ocak 1919’da teslim oldu. Dönüşte kutsal emanetler İstanbul’a getirilmiştir.
Sina ve Filistin Cephesi [
- Ana madde: Sina ve Filistin Cephesi


“The Trumpet Calls (Trompet Çağırıyor)”:Avustralya’da 1914-1918 arasında kullanılan askeri alma posteri (Norman Lindsay)
İngilizler 1914 yılı Aralık ayında Türk dostu saydıkları Hidiv Abbas Hilmi Paşa’yı yönetimden uzaklaştırarak, Mısır ve Süveyş Kanalı’na tamamen egemen oldular. Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın, 14 Ocak 1915’te iki koldan Süveyş Kanalı’na yaptığı harekât (1. Kanal Savaşı) başarılı olamadı.Kanalı şişme botlarla aşmaya çalışan Osmanlı birlikleri ağır makinalı tüfek atışları sebebiyle daha kıyıya varamadan ağır kayıplar verdi. 4 Şubat 1915’te Birüsseba-Gazze’ye geri dönüldü.
1916 yılında Süveyş Kanalı’nı almak için 2. Kanal Harekâtı yapılırken, Mekke Emiri Şerif Hüseyin İngilizlerin kışkırtmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklandı. Ayaklanmanın bastırılması için 4. Ordu’dan bir kısım birlikler Hicaz’a gönderildi. Ordunun geri kalan kısmıysa, Gazze-Şeria-Birüsseba hattında savunmaya çekildi. 1917 baharında İngilizler, Gazze’ye saldırdı. 1. ve 2. Gazze Muharebeleri yapıldı. İngilizler Türklerin kahramanca savunması karşısında çekilmek zorunda kaldılar. Takviyelerini artırmaya başlayan İngilizlerin Filistin Cephesinde toplanmaları üzerine, Cemal Paşa’nın uyarısıyla Yıldırım Ordularının Irak cephesinde kullanılmasından vazgeçilerekFilistin ve Suriye’de kullanılması kararlaştırıldı. Aynı yıl 7. Ordu Komutanlığına atanan Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Ordular Komutanı General Liman von Sanders ile anlaşamadı. Harbin yönetimini tenkit eden iki rapor yazarak 6 Ekim 1917’de komutanlıktan istifa etti. Mustafa Kemal elde kalan birliklerle ancak savunma savaşı yapılabileceğini, Falkenhayn’ın saldırıya geçme fikrinin tamamen yanlış olduğunu düşünüyordu. Savaş hazırlıklarını tamamlayan İngilizler, 24 Ekim 1917’de 138.000 askerle taarruza başladılar. Birüsseba-Gazze Savaşı’nı kazandılar. 9 Kasım 1917’de[kaynak belirtilmeli] Kudüs düştü.
General Allenby komutasındaki İngiliz kuvvetlerinin Mart 1918 başı ile 18 Mayıs arasındaki Telazur, 1. ve 2. Salt-Amman taarruzları başarıyla durduruldu. Yığınaklarını artıran ve mevcudu 550.000’e yükselen İngiliz ordusunun 19 Eylül 1918’de Filistin’de başlattığı taarruz hızla gelişti ve Filistin tamamen İngilizlerin eline geçti. (Nablus Hezimeti)
Irak Cephesi [
- Ana madde: Irak Cephesi
Bu cephe, İngilizlerin petrol sahalarını ele geçirmek amacıyla, 15 Ekim 1914’te Bahreyn’i ve 23 Kasım 1914’te Basra’yı işgali üzerine açıldı. Yerli askerlerle karışık Osmanlı kuvvetleri işgale karşı koyamadı. İngilizler, İran’da Ahvaz’ı da ele geçerdiler. 20 Aralık 1914’te, Basra’yı geri almak amacıyla cephe komutanlığına atanan, Yzb. Süleyman Askeri Bey aşiretlerden ve gönüllülerden yararlanarak topladığı kuvvetle, 12 Nisan 1915’te taarruz etti. Şuaybiye Savaşında başarılı olamadı ve intihar etti. İngilizler Kutü’l Ammare’yi de ele geçirip Bağdat’ı almak için, General Townshend komutasında saldırdılar. Türk Kuvvetleri, İngilizleri Selmanpak’ta durdurdu. Kanlı çarpışmalardan sonra İngilizler, 26 Kasım 1915’te çekildiler. Kut ül Amare’de 8 aralık 1915’te kuşatılan İngiliz birlikleri, beş ay süren bir direnişten sonra 28 Nisan 1916’da teslim oldu. General Townshend dahil 13.399 esir alındı. Fakat insan gücü çok fazla olan İngiltere Hindistan’dan getirdiği yaklaşık 150.000 askeri bölgeye çıkarttı.
1916 yılı başında bir kısım İngiliz birlikleri General Townshend’in yardımına geldiyse de İran’da Hemedan’a kadar sürüldüler. İngiliz birlikleri 1917 yılı başında bekledikleri güce ulaştılar. Taarruza geçtiler. 11 Mart 1917’de General Maude yönetimindeki İngiliz birlikleri Bağdat’a girerken Halil Paşa’nın komutasındaki Osmanlı askerleri Bağdat’ı boşalttı.
Türk kuvvetlerinin Bağdat’ı geri alma teşebbüsü başarılı olamadı. Samerra’yı da ele geçiren İngiliz Ordusu, Musul’a doğru ilerlemeye başladı. Bağdat’ı geri almak için 6. Ordu’yla Halep’te kurulan 7. Ordu birleştirilerek General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu kuruldu. Halep’te hazırlıklar sürerken, İngilizler Tikrit’e kadar ilerlediler.
1918 yılında aldıkları takviyelerle iyice güçlenen İngiliz birlikleri, petrol yataklarının bulunduğu Musul’a giremediler. Ancak, ne yazık ki, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından üç gün sonra 3 Kasım 1918’de, mütarekeye aykırı şekilde burayı işgal ettiler.
Galiçya Cephesi [
- Ana madde: Galiçya Muharebesi
Galiçya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun kuzeydoğu ucunda yer alıyordu. Bu bölge bugün, bir kısmı ile Polonya’nın güneyinde, diğer kısmı ile Ukrayna’nın batısında yer almaktadır. Galiçya’nın güney sınırını Karpat dağları oluşturur. Genel savaş planına göre, Almanya batıda Fransa’nın ‘işini’ halledecek, bu süre boyunca Avusturya-Macaristan doğuda Rusya’yı oyalayacaktı. Ancak Avusturya Macaristan bu işi başaramadı. Rusya orduları Karpat dağlarının kuzey eteklerine kadar yanaştı. Bunun üzerine Almanlar doğu cephesinin merkezi Gali.ya’ya Türk kuvvetlerinin gitmesi konusundaki Enver Paşa’nın teklifini kabul ettiler. Daha önce Çanakkale’de savaşmış 19. ve 20. Tümenler’den 15. Kolordu oluşturularak, Temmuz 1916’dan itibaren yaklaşık 30.000 asker her tabur bir tren katarına denk gelecek şekilde, trenle yola çıkarıldı. Eylül 1916’da intikal tamamlanmıştı. Kolordunun komutanı, Kurtuluş Savaşı’nda da önemli görevler üstlenen Yakup Şevki Subaşı’ydı. Kasım 1916’da görevi Cevat Paşa’ya devredecektir. Türklerin Avrupa’da savaştığı üç cepheden biri Galiçya idi. Genellikle Romanya Cephesi ile karıştırılır. Türklerin asıl olarak savaştığı yer, Berezhany kasabası çevresidir. Berezhany ile Rohatin kasabası arasındaki yol üzerinde, sağ taraftaki dağın yamaçlarında halen Türk şehitliği vardır. (Rohatin, tarihte Hurrem Sultan olarak bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın eşinin doğduğu şehirdir.)Bunun yanında, yöredeki diğer köylerde de küçük Türk şehitlikleri bulunmaktadır. Şehitlikler Ekim 2008 tarihi itibarıyla bakıma alınmıştı. Bunda Kiev Türk Büyükelçiliği askeri ateşesinin ve Ukrayna’da bulunan Türk işadamlarının büyük katkısı olmuştu. Türk askerlerinin savaştığı bölge, bugün ormanlıktır. Savaş sırasında kullanılan mevziler bugün bile net olarak görünmektedir. Bu haliyle, Çanakkale’nin 30 yıl önceki haline benzetilebilir.
Makedonya Cephesi [
![]() | Bu maddedeki veya maddenin bir bölümündeki bazı bilgilerin kaynağı belirtilmemiştir. Ayrıntılar için maddenin tartışma sayfasına bakabilirsiniz. Maddeye uygun bir biçimde kaynak ekleyerek Vikipedi’ye katkıda bulunabilirsiniz. |
Sırbistan’ın İttifak Devletleri’nce işgal tehlikesi belirince, bir Fransız tümeni Çanakkale’den getirilerek, 5 Ekim 1915’te Selanik’te karaya çıkarıldı. Bir İngiliz tümeniyle bir Fransız tugayı da daha sonra bu birliğe katıldı. Böylece Makedonya cephesi açılmış oldu. 20. Türk Kolordusu ile birtakım Alman ve Bulgar birlikleri İngiliz ve Fransızların karşısında yer aldı.
1916 yılında İngiliz, Fransız ve Sırp askerlerinin sayıları 250.000’e ulaşınca 10. Türk Kolordusu da 17 Kasım 1916’da cepheye geldi. 10 Aralık 1916’da Yb.Şükrü Naili Gökberk komutasındaki 50.Tümen Drama civarında düşmanla savaştı. Cephedeki küçük taarruzların yanında en önemli olay, 11 Aralık 1916’da, Manastır’ın İtilaf Devletleri’nin eline geçmesidir.
1917 yılı küçük muharebelerle geçti Türk Kuvvetleri Kavala-Serez hattında savaştı. 27 Haziran 1917’de Yunanistan İtilaf Devletleri safında savaşa girdi. 29 Mayıs 1918’de İngiliz, Fransız, Yunan ve Sırp kuvvetleri büyük bir taarruz başlattı. Bulgar ordusu yenildi. 29 Eylül’de Bulgaristan, Selanik Ateşkes Antlaşması’nı imzalayıp, savaştan çekildi. Topraklarından İtilaf Devletleri’ne ait askeri birliklerin geçmesine de izin verdi. İtilaf Devletleri üç koldan Balkanlarda ilerlemeye başladı. Bu kollardan biri İstanbul’u hedef almıştı.
1914 Yılında Cepheler [
a)1914 Yılında Batı Cephesi [
Schlieffen Planı’na göre altı haftada Fransa’yı düşürmeyi öngören Almanya, Belçika’nın direnmesi sonucunda bu planda başarısız olmuştur.Almanya’nın ‘Yıldırım Harekatı’ Marne Muharebeleri ile engellenmiştir.
Batı Cephesi’nde savaş, 1914 yılında, siper savaşına dönmüştür.
[27][28][29]
b)1914 Yılında Doğu Cephesi [
Doğu Cephesi’nde savaş, 2 Ağustos 1914’te Avusturya’nın Sırbistan’a saldırısı ile başladı. Avusturya, Bosna yolu ile Belgrad’a doğru ilerledi.Avusturya’nın Belgrad’a kolayca gireceği sanılırken, Belgrad ancak üç ay sonra düştü. Ardından iki hafta sonra Sırplar, Belgrad’ı tekrar geriye aldılar.Avusturya Orduları, Tuna’nın kuzeyine çekilmek zorunda kaldılar. Bu olay Avusturya’nın güçsüzlüğünü ortaya koyması bakımından önemlidir. Almanya, Batı Cephesi’nde Fransız direnişiyle karşılaştıktan sonra, doğuda da Avusturya’ya güvenemeyeceğini anlamıştır.
Rusya, seferberliğini beklenenden kısa sürede tamamlayarak, 17 Ağustos 1914‘te Doğu Prusya’ya girdi. Rusya’nın ilerlemesi karşısında doğudaki Alman Orduları’nın başına Hindenburg ve Ludendorff getirildi. Alman Orduları, Rus Orduları karşısında geri çekilmeye başlayınca, Rus Orduları’nın komutanı Samsonov, Alman Orduları’nın bozgun halinde geri çekildiği düşüncesine kapıldı.Rus Orduları, haberleşmede şifre kullanmayı bıraktı ve hızla Almanya içlerine doğru ilerleyerek, ikmal merkezleriyle olan bağlantılarını zayıflattı.Gerçekte Alman Generalleri, Rus Orduları’nı bilinçli olarak Tannenberg Bölgesi’nde oluşturdukları pusuya doğru çekiyorlardı.Sonunda Rus Ordusu, çember altına alınarak Tannenberg Bölgesi’nde yenilgiye uğratıldı ve 120.000 Rus Askeri esir alındı.Almanya büyük bir zafer kazanmıştı.Rusya vurucu gücünü yitirmişti. Bundan sonra Batı Cephesi’nde Fransa’nın yükünü hafifletmek isteyen İngiltere ve Fransa, Rusya’ya acil silah yardımı yapmak amacıyla 1915 yılındaki Çanakkale Savaşları’na yol açacak planlarını oluşturmaya başlamışlardır.
Diğer taraftan Avusturya, Galiçya Cephesi’nde Rusya’ya karşı bir üstünlük elde edemedi.Bu cephede uzun ve kanlı savaşlar sonucunda taraflar biribirine karşı bir avantaj elde edememiştir.
[27][28][29]
1915 Yılında Cepheler [
1915 Yılında Batı Cephesi [
1915 Yılında Batı Cephesi, İsviçre sınırından Manş Denizi’ne kadar uzanan ve yıl boyunca taraflara somut hiçbir şey kazandırmayan; uzun ve son derece kanlı muharebelerden oluşmaktaydı..Siper savaşının kanlı ve sonuç almaktan uzak niteliği yüzünden bu dönemde (zehirli gazların da yoğun kullanımıyla) binlerce kişi ölmüştür.1915 Sonbaharı’na kadar geçen sürede Batı Cephesi kayıpları şöyledir: İngiltere 60.000, Fransa 190.000, Almanya 210.000 kişi.
Diğer yönden, Almanya 1915 yılı içerisinde İngiltere’yi(bu savaşta ilk kez kullanılan) Zeplin’ler ile havadan bombalamaya başladı.Bu bombardımanlar 1916 yılına kadar sürdü.Ağır ve kolay hedef olan Zeplin’ler önemli zayiata yol açamadı (İngiltere’de 11.000 kişi bu saldırılarda ölmüştür.) ve 1916’da Almanya Zeplin Bombardımanı’nı kesti. Fakat, İngiltere kamuoyu üzerinde bu bombardımanların etkisi büyük oldu. Bir ada ülkesi olan İngitere’de ilk kez bir saldırıyla karşılaşan halkta Almanya’ya karşı büyük bir nefret uyandı.Günlük yaşam savaş algısıyla bozuldu.
Savaşın getirdiği bir diğer teknolojik yenilik de Almanlar’ın kullandığı U-Boat(Unterseeboot)’tur. Almanlar denizaltı kullanımıyla, savaş gemilerinin yanında ticaret gemilerini de batırarak, lojistik yönünden başta İngiltere olmak üzere tüm rakip devletlere ciddi zararlar vermiştirler.
[27][28][29]
1915 Yılında Doğu Cephesi [
1915’in kış aylarında Rusya’ya karşı yapılan Almanya-Avusturya ortak harekatı başarılı oldu. Almanya ve Avusturya-Macaristan Birlikleri iki hafta içerisinde Rusya içinde 120 km ilerlediler. Rusya’nın talebiyle Osmanlı İmparatorluğu üzerinden yeni bir cephenin açılması bu dönemde kararlaştırıldı. Bu cephe Çanakkale Cephesi olacaktı.[27][28][29]
1916 Yılında Cepheler [
1916 Yılında Batı Cephesi [
1916 Yılı savaşları da taraflarına hemen hemen hiçbir avantaj kazandırmamıştır. Bu yılın Batı Cephesi’ndeki en önemli savaşları, Verdun Bölgesi’nde olmuştur. Bu savaşlar, aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nın da en kanlı savşlarıdır. İngiltere tarafından,denizden sıkı bir ablukayla kuşatılmış olan Almanya -zaten sınırlı sayıdaki sömürgelerinden lojistik sağlayamıyordu-, savaşın uzamasının en büyük zararı kendisine vereceğini biliyordu.Schlieffen Planı’nda arkasından dolaşmayı tasarladığı Verdun’u düşürüp Paris’e girmek ve hiç olmazsa Batı Cephesi’nde savaşı bitirmek istiyordu. Başlangıçta başarılar kazanan Almanya, sonradan Fransız komutan Mareşal Petain’in uyguladığı cephe gerisi stratejisi-Fransa’nın diğer bölgeleri ile Verdun arasındaki ulaşım olanaklarının arttırılması ve lojistik sağlamada kolaylık-ile birlikte sonuca gidememiştir. Verdun Savaşları,Şubat 1916-Haziran 1916 arasında sürmüş ve çok sayıda kayba neden olmuştur.(Fransa 350.000, Almanya 300.000) Buna karşın, her iki taraf da bir sonuca ulaşamamıştır.Daha sonra İngiltere, Somme Bölgesi’nden bir karşı saldırıya geçmişse de bunda başarılı olamamıştır.İngilizler’in, bu saldırının ilk gününde 60.000 olmak üzere toplam kaybı 420.000 kişi olmuştur.
1916’da, Batı Cephesi’nde ölü sayısı 1.263.000’tür.Ayrıca ilk kez bu cephede-savaş tarihinde-tank kullanılmıştır.
[31][32]
1916 Yılında Doğu Cephesi [
1915’in sonlarında İtalya savaşa dahil oldu.Yine aynı dönemde Bulgaristan da savaşa katıldı. Bu iki katılım ile savaş güçleri her iki taraf için de dengelendi.1916’da Romanya, Almanya ve müttefiklerine savaş açtı. Doğu Cephesi’nde açılan bu yeni rota, Alman ve Avusturya Orduları’nın dört ay gibi kısa bir sürede -1916 Aralık ayında- Bükreş’e girmesiyle son buldu.
Bunun dışında, Doğu Cephesi’nde de Batı Cephesi’nde olduğu gibi,1916 yılında yapılan savaşlar,iki tarafa da bir üstünlük sağlamadı.
[27][28][29]
1917 Yılındaki Gelişmeler [
Denizaltı Savaşları [
Askeri açıdan değerlendirildiğinde İttifak Devletleri, 1917’ye kadar olan dönemde başarılı görünmektedir. Fakat, savaş uzadıkça Almanya için sıkıntılar had safhaya çıkmaya başlıyordu. Sömürgelerinin lojistik desteğine rahatlıkla ulaşan İngiltere ve Fransa, denizden abluka altına aldığı Almanya’ya aynı şansı tanımıyordu.Almanya bu ablukayı denizaltıları ile kırmaya çalışıyordu.Bu amaçla deniz savaşlarına ağırlık vermişti.
[27][28][29]
ABD’nin Savaşa Girmesi [
Almanya’nın denizaltı savaşına yönelmesi, ABD’nin dış ticaretine çok olumsuz etki yapmıştı. Aynı zamanda, Almanya’nın kurmaya çalıştığı Alman-Meksika İttifakı’da ABD’de büyük bir tepkiye yol açmıştı.(Almanya ABD’nin savaşa girmesi durumunda Meksika’nın ABD’ye saldırmasını istiyordu.)
Bu iki nedenin ABD’de kamuoyu oluşturmasıyla, Amerikan Kongresi 6 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan etti.
ABD’nin savaşa girmesi, aynı zamanda dönemin en büyük ekonomik imkânlarına sahip olan bir devletin savaşa girmesi demekti.Bu da savaşın kaderine çok önemli etkilerde bulunmuştur.
[27][28][29]
Rus İç Savaşları [
1917 Şubat Devrimi [
1905 Devrimleri ile son dönemecine giren Çarlık Rusyası, Tannenberg Savaşı’nda kaybettiği gücünü –Çanakkale Savaşları sonucunda da yardım alamayarak- savaşın sonuna kadar toparlayamadı. Bunun üzerine Menşevikler ve Beyaz Ordu ülkede Şubat Devrimi’ni yaptılar. Çarlığa göre daha demokratik bir ortam getirdiler. Menşeviklerin iktidara gelişi, Rusya’nın tüm saldırılarını durdurmasını sağladı.
1917 Ekim Devrimi [
Bolşevik Partisi öncülüğünde işçiler, köylüler ve askerler 1917 yılının Ekim ayında gerçekleşen Ekim Devrimi’ni yaptılar. Bunun sonucunda, Rusya Brest-Litowsk Antlaşması’yla tamamen savaştan çekildi. Böylece Doğu Cephesi kapanmış oldu. Fakat, Almanya için bu olay savaşın kazanılmasına yol açmamıştır. Ama Osmanlı için, bu olay eski doğu sınırlarına geri dönüş anlamına geri geliyordu.
[27][28][29]
Savaşın Sonuçlanması [
1918 Yılı Almanya için sonun başlangıcı olmuştur.Sınırlı kaynakları ile abluka altında, hammadde ve gıda sıkıntısı had safhaya ulaşan Alman İmparatorluğu’nda, Rusya’dan, Ekim Devrimi sonucunda hızla yayılan Bolşevik Hareketleri ile grevler ve ayaklanmalar başlamıştı. Bu grevleri önlemeye çalışan hükümet, çok kritik bir hata yaparak, grevcileri -ceza olarak- savaş alanlarına sürdü. Grevciler, bu sefer de Alman Ordusu içerisinde isyanlara ve itaatsizliklere yol açtılar. 1918’de savaş tamamen İttifak Devletleri aleyhine dönmüştü. Rusya’nın savaştan çekilmesiyle, Doğu Cephesi’ndeki gücünü Batı Cephesi’ne kaydıran Almanya, mart ayında General Ludendorff komutasında büyük bir saldırı başlattı. Bu saldırı sonucunda Almanya kısmen başarılı olup cepheyi yarmayı başarsa da, Alman Ordusu içerisindeki isyancılar ve karşı tarafta da Amerikan Tankları’nın cepheye sokulması ile daha fazla ilerleyemedi.İtilaf Devletleri, Alman Ordusu’nu geriye doğru püskürtmeye başladı. Bu saatten sonra, artıkİttifak Devletleri için yapılacak pek bir şey kalmamıştı.
İtilaf Devletleri’yle tek tek İttifak Devletleri arasında yapılan mütarekelerle çatışmalar resmi olarak sonlandırılmıştır. Bu mütarekeler, Bulgaristan ile 29 Eylül 1918 tarihinde Selanik Ateşkes Antlaşması,Osmanlı İmparatorluğu ile 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile 3 Kasım 1918 tarihinde Villa Giusti Antlaşması ve Almanya ile 11 Kasım 1918 günü Rethondes Antlaşması’dır.
[33][3][15]
Kullanılan teknoloji [

“Ace of Aces” olarak tanınan ABD’li pilot Yüzbaşı “Eddie” Rickenbackerkomutasındaki uçakların Alman hattına karşı düzenlediği bombardıman saldırısını görüntüleyen belgesel

İtilaf Kuvvetlerine ait tanklar (Renault FT-17 ve Mark V) görüntüleyen belgesel (Langres, Haute-Marne, Fransa, 1918)
I. Dünya Savaşı, kendinden önceki savaşlardan çok farklı özellikler gösterir. Bu, modern çağlardaki en ağır ve en acımasız insan buluşu olan ‘Topyekün Savaş’tır. 20. yüzyıl’dan önceki savaşlar belirli cephelerde sürerdi. Savaşa katılan ülkelerin halkları direkt olarak savaşın etkilerine maruz kalmazlardı. Daha çok gıda ve ihtiyaç maddeleri sıkıntısı halklar üzerinde etkili olurdu. Fakat I. Dünya Savaşı bu durumu değiştirdi. Cephe gerisi saldırıları, sabotajlar vb. savaş taktikleriyle, savaşan devletlerin sosyal hayatlarını düzenli bir şekilde sürdürmeleri imkânsız hale geldi.
I. Dünya Savaşı’nın getirdiği bir diğer savaş tarzı ‘Siper Savaşı’dır. Tahkim edilmiş, ağır silahlarla donatılmış siperlerde, iki tarafın çok ağır insan kayıplarına yol açacak çatışmalar yaşanmıştır.
Yine, savaş tarihinde ilk kez, Almanya Ypres Çatışmalarında klor gazı kullanarak tarihteki ilk kimyasal saldırıyı gerçekleştirmiştir.[kaynak belirtilmeli] Başlangıçta itilaf devletlerini korkutsa da, gaz maskesi kullanımı ile zehirli gaz saldırıları etkilerini yitirmiştir.
Siper savaşlarında kullanılan silahlar büyük gelişmeler gösterdi. Mitralyözler kullanıldı. Yarı otomatik tüfekler kullanıldı. Normal tüfeklerin atış hızı arttı. Siper dışındaysa, süngü çarpışmaları görüldü. Deniz savaşlarında kullanılan sabit ve hareketli toplar güçlendirildi. 15km. uzağa ateş edebilen sabit toplar kullanıldı.
İlk olarak İngilizler tarafından Batı cephesinde tanklar ve zırhlı araçlar kullanılmıştır. Tank ve uçaklara karşı olarak da tanksavar ve uçaksavar silahlar geliştirilmiştir.
Havada ise, ilk kez uçaktan yararlanılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda hava gücü, daha çok istihbarat elde etme ve düşmanın istihbarat almasını engelleme görevlerinde kullanılmıştır. Almanlar ise, yine tarihte bir ilk olarak Zeplin’leri İngiltere’yi bombalama amaçlı kullanmışlardır. Fakat zeplinlerin ağır ve korumasız olması nedeniyle 1916 yılında faaliyetlerine son vermişlerdir. Bunların yanında, düşmanın yük trenlerini bombalama, donanmaları bombalama gibi amaçlarda da kullanıldı uçaklar.
Denizde ise menzili 15 km’ye varan savaş gemileri ve denizaltılar kullanılmıştır. İlk denizaltı olarak bilinen Alman U-Botları, ABD’nin İngiltere’ye insani ve askeri yardım ulaştırmasını engelleyerek itilaf devletlerine ciddi kayıplar verdirmişlerdir.
Ayrıca haberleşme de gelişmiştir. Güçlü sistemler geliştirilip, karşı taraftan istihbarat alma; ve karşı tarafın farketmeyeceği şekilde haberleşme sistemleri kuruldu.
[2][3][29][28]
Etkileri [
![]() | ![]() | |
| I. Dünya Savaşı’nda çenesini kaybedip sakat kalan Fransızgazisi Kızılhaç tarafından temin edilen maskeyi taktığı hali. | ||
Tüm ülkelerden 65.038.810 askerin katıldığı savaş, arkasında resmi rakamlara göre toplam 8.556.315 ölü, 21.219.452 yaralı ve 7.750.945 kayıp veya esir bırakmıştır. [34] I. Dünya Savaşı ülkeler arasındaki sorunları çözümlememiş. Ağır yaptırımlar içeren antlaşmalar, savaş sonrası gelişen aşırı milliyetçilik, yeni oluşan Faşizm ve Nazizm gibi ideolojiler, II. Dünya Savaşı’na zemin hazırlamıştır.
Karamanoğlu Mehmet Bey Hayatı
Aşağıda Karamanoğlu Mehmet Bey hayatının özеti yani kısaca hayatı hakkında bilgi vеrmеyе çalışacağız. Karamanoğlu Mehmet Bey biyografisi, özgеçmişi şöylе başlamaktadır.
Кaramanoğlu Mеhmеt Bеy Кaɾamanoğullaɾının üçüncü vе еn büyük hükümdaɾıdıɾ. Doğum taɾihinin kеsin olmamakla biɾliktе 1246 olduğu sanılmaktadıɾ. Ölüm taɾihi isе 1283′tüɾ. Mеhmеt Bеy Кaɾamanoğullaɾı’nın başına gеçtiğindе, Anadolu’da Moğol hakimiyеti bulunmaktaydı. Кaɾaman Bеy’in ölümündеn sonɾa, Anadolu Sеlçuklu Sultanı IV.Rüknеttin Kılıçaɾslan, Кaɾaman ülkеsinin idaɾеsini, vеziɾlеɾindеn Hutеnoğlu Bеdɾеttin ibɾahim’е vеɾmiş; еski ülüş sistеmini tanımadığını ilan еtmişti. Daha çocuk yaşta olan Mеhmеt Bеy vе kaɾdеşlеɾi dе yakalanıp haρsеdilmişti.
IV.Ruknеddin Kılıçaɾslanın ölümü üzеɾinе, yеɾinе III.Gıyasеddin Kеyhüsɾеv gеçti. Mеhmеt Bеy vе kaɾdеşlеɾi sеɾbеst bıɾakıldı.
Кaɾamanoğlu Mеhmеt Bеy, başa gеçеɾ gеçmеz, Sеlçuklulaɾa cеphе aldı. sozkimin.com Üzеɾinе göndеɾilеn Moğol-Sеlçuk oɾdusunu, Göksu vadisindе mağlup еtti. Günеyе yönеlip, Sahillеɾ Emini Hoca Yunus oɾdusunu da yеnеɾеk еgеmеnliğini sağlamlaştıɾdı. Daha sonɾa, Eşɾеfoğlu vе еntеşе Tüɾkmеnlеɾini dе yanına alaɾak Konya önlеɾinе gеldi. Konya’yı zaρtеdеɾеk Gıyasеddin Siyavuş’u Sеlçuklu tahtına gеςiɾdi.
O sırada Sеlçuklular, еdеbi dil olarak Farsça’yı, dеvlеt işlеrindе isе Araρça’yı kullanıyorlardı. Halk isе bu iki dilin dışında, kеndi öz dili olan Türkçе’yi kullanmayı sürdürüyordu.
Mеhmеt Bеy, millеt olarak yaşamanın ilk şartı olarak, dil birliğinin sağlanması gеrеktiğinе inanıyordu.
Kеndi dilini vе kültürünü hor görеn, başka kültürlеrin еgеmеnliğinе girmеyi yücеlik sanan, bu yoz anlayışa tеpki göstеriyordu. Konya’nın alınmasından sonra, 1277 tarihli ünlü fеrmanını yayınladı. Türkçеdеn başka bir dil konuşulmasını yasakladı. O’nun bu fеrmanı Anadolu’da uzun yıllar yankılanmış vе günümüzе kadar gеlmiştir.
Konya’yı yеnidеn еlе gеςirеn Moğollar, Кaramanoğulları üzеrinе yürüdülеr. Küçük bir orduyla Moğollara karşı yiğitçе savaşan Mеhmеt Bеy, kardеşlеri Tanu vе Zеkеriya ilе birliktе şеhit düştü.
Mеhmеt Bеy askеri vе idari yöndеn bilgili vе yеtеnеkli bir dеvlеt adamı idi. Hayatı boyunca bilim vе sanat adamlarını еtrafında toplamış, onlara büyük dеğеr vеrmiştir.
Karamanoğlu Mеhmеt Bеy Kimdir, Hayatı, Dönеmi, Hakkında Bilgi
(ö. 676/1277) Karamanoğulları Bеyliği nin kurucusu vе ilk hükümdan (1263-1277).
Kamеrеddin (Ermеnеk, Mut, Silifkе, Gülnar vе Anamur yörеlеri) ilinin subaşısı Karaman Bеy’in еn büyük oğludur. Karaman Bеy’in vеfatı üzеrinе [muhtеmеlеn 661/1263] Anadolu Sеlçuklu Hükümdan IV. Rüknеddin Kılıcarslan еmîr-i cândâr olan Karaman Bеy’in kardеşi Bunsuz’u tеvkif еttirmiş, çocuk yaştaki oğullarını da Konya yakınındaki Gеvеlе Kalеsi’n dе hapsе attırmıştı. IV. Kılıcarslan’ın 664 (1266) yılında öldürülüp Muînüddin Sülеyman Pеrvanе dеvlеtе tamamеn hâkim olunca Karaman Bеy’in oğullarını sеrbеst bıraktı. Ancak küçük kardеşlеri Ali Bеy rеhin olarak Kaysеri’dе oturtuldu.
Bеylеrbеyi Hatîroğiu Şеrеfеddin, Anadolu’da Moğollar’a karşı isyan harеkеtinе girişincе(675/1276) Karaman Bеy’in oğlu Mеhmеd Bеy vе kardеşlеri dе ona katıldılar. Bunun üzеrinе Hatîroğlu, Hotеnli Kadıoğlu Bеdrеddin İbrahim’i azlеdеrеk yеrinе Mеhmеd Bеy’i Kamеrеddin ili subaşılığına tayin еtti. Mеhmеd Bеy hеmеn harеkеtе gеçеrеk günеydе dеniz kıyısındaki şеhir vе kalеlеrе hâkim olduğu gibi Moğollar’a da baskınlar düzеnlеdi vе Ulukışla’daki 200 kişilik Moğol müfrеzеsini imha еtti.
Hatîroğlu Şеrеfеddin’in Moğollar tarafından yakalanıp öldürülmеsindеn (675/ 1 276) sonra Kamеrеddin ilinin еski subaşısı Bеdrеddin İbrahim öç almak için Mеhmеd Bеy’in üzеrinе yürüdü, fakat Göksu Gеçidi’ndе Mеhmеd Bеy’е yеnilеrеk güçlüklе kеndini oradaki kalеlеrdеn birinе attı vе sığındığı kalеdе Mеhmеd Bеy tarafından muhasara altına alındı. Bеdrеddin İbrahim’in mağlûp еdilmеsi Karaman Türkmеnlеri’nin gücünü arttırmış, Mеhmеd Bеy’in muktеdir bir kumandan olduğunu göstеrmiştir.
kaynak:http://www.sozkimin.com/a/243-karamanoglu-mehmet-bey-kimdir-sozleri-ve-hayati.html
Geçmişten günümüze yazı araçları
Yazı yazmak için çok çeşitli araçlar kullanılmıştır. Hiç elimizden düşürmediğimiz kağıt kalem dünün icadıdır. Biraz daha öncelere, ilk insanların resimlerden yazının henüz doğmakta olduğu çağlara dönersek o zaman yazı yazmanın inanılmayacak kadar zor olduğu görülür. Çünkü o günlerde bu iş için gereken araçlar yoktu. Herkes, ne ile neyin üzerinde nasıl yazacağını kendisi düşünüp bulmak zorundaydı.
O dönemin araçları arasında taş, koyunun kürek kemiği,balçık yaprağı,çanak çömlek parçaları, yırtıcı hayvan derileri ve ağaç kabukları gibi şeyler hep bu dönemde kullanılıyordu. Bütün bunların üzerine sivriltilmiş bir kemikle ya da çakmak taşıyla kaba bir resim çiziktirmek mümkündü. İslam Peygamberi Hz.Muhammed, kutsal kitap Kuran-ı Kerim’i koyunları kürek kemiği üzerine yazdırmıştı. Eski Yunanlılar, halk toplantılarında oylarını şimdi yapıldığı gibi kağıt üzerine değil de, çanak çömlek (ostrakon)lar üzerine yazarak verirlerdi.
Papirüs bulunduktan sonra bile birçok yazarlar,yoksulluk yüzünden yazılarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmak zorunda kalmışlardı. Eski yunan bilginlerinden birinin kitap yazmak için evindeki bütün çanak çömleği kırdığını anlatırlar. görevle Mısır’da bulunan eski Romalı asker ve memurlar; bir aralar, papirüs yetersizliğinden hesap pusulalarını çanak çömlek parçaları üzerine yazmışlardır.
Ama palmiye yaprakları ile ağaç kabukları yazı yazmaya çok daha uygundu. Papirüs bulunmadan çok önce bunların üzerine iğne ile yazı yazılmaktaydı. Hindistan’da bir çok kitap palmiye yaprakları üzerine yazılmıştı. Yaprakların kenarları bir ölçüde kesildikten sonra iplikle dikiliyordu. Bu kitabın kenarları altınla yaldızlanır ya da renk renk boyanırdı. Böylece çok güzel bir kitap meydana gelmiş olurdu. Ormanca zengin olan ülkelerde kayın ve ıhlamur ağacı kabuklarından yapılmış yapraklar üzerine yazı yazılırdı.
Bununla birlikte çok eski çağlardan itibaren bir yazı yazma yöntemi vardır;onu bügünde kullanmaktayız. Bu taş üzerine yazı yazmadır. Taştan kitap, kitapların en uzun yaşamlısıdır. Bunda 4000 yıl önce, eski Mısır mezar tapınaklarının duvarlarına yazılmış olan upuzun hikayeler günümüze kadar gelmiştir.
Anadolu Ve Yazının Gelişimi
Eski Mısır’ın İskenderiye kentindeki kitaplıkta bir milyona yakın papirüs tomarı bulunuyordu. Bu kitaplığın zenginleşip büyümesinde, Ptolome Sülalesi’nden gelen Firavunlar çok çalışmışlardı. Böylece İskenderiye kitaplığı uzun yıllar boyunca dünyanın en önde gelen kitaplığı oldu. Fakat bir süre sonra bir başka kitaplık,Anadolu’daki Bergama kenti kitaplığı onunla yarışmaya başladı.
O sırda hükümdarlık eden Mısır Firavunu, Bergama kitaplığını acımasızca cezandırmaya karar verdi ve ülkesinden papirüs gönderilmesini yasakladı. Bergama hükümdarı da buna karşılık şöyle bir önlem düşündü: Yurdunun en usta adamlarını yanına çağırıp koyun yada keçi derisinden papirüs yerini tutacak ve yazı yazmaya yarayacak bir madde hazırlamalarını buyurdu. İşte o günden sonra Bergama, dünyaya parşomen satan bir yer haline geldi. Yunanca “pergament adını alan Parşomen,doğduğu kentin (Pergamon) adını alarak böyle icat olmuştu. Kısa bir süre sonra Parşomeni katlanabileceği ve defter haline getirilebileceği anlaşıldı. Ayrı ayrı yapraklardan dikilmiş kitap da böyle ortaya çıktı.
Zamanla Mısır’da Papirüs daha az üretilmeye başlandı. Hele Araplar Mısır’ı aldıktan sonra Mısır’dan Avrupa ülkelerine olan papirüs gönderilişi büsbütün durdu. İşte ancak o gün parşomen kesin bir zafere ulaştı. Bu, pek de olumlu bir zafer değildi. Roma imparatorluğu,bu olaydan bir kaç yüzyıl önce kuzeyden ve doğudan gelen yarı ilkel kavimlerce yıkıma uğratılmıştı.
Bitmez tükenmez savaşlar bir zamanlar zengin olan kentleri ıssız bir duruma getirmişti. Her geçen yıl yalnız bilginlerden değil, okuma-yazma bilenlerinin sayısını da azaltmıştı. Parşomen, kitap kopya etmeye yarayan biricik araç olarak kaldığında, onun üstüne yazı yazacak kişi de hemen hemenkalmamış gibiydi. Romalı kitapçıların büyük kopya işlikleri çoktan kapanmıştı. Yalnız kral saraylarında, ağdalı bir dile mektuplar yazan yazıcılar kalmıştı. Bundan başka, kuytu ormanlar da ya da ıssız vadilerde kaybolmuş manastırlarda sevap işlemek için kitap kopya eden keşişlere de rastlamak mümkündü.
“Peygamber,tebliğ,mucize ve vahiy”kavramlarının anlamı nedir?Acil
Cevap:
Pеygambеr : insanları dinе çağıran kişilеr
tеbliğ:habеr vеrmеk
mucizе:Allah’ın izniylе olan olağanüstü olaylar
vahiy: Allah tarafından bir buyruğun ya da düşüncеnin pеygambеrе bildirilmеsi,
VAHİY
Sözlüktе “hızlı bir şеkildе vе gizlicе söylеmеk, işarеt еtmеk, ilham еtmеk” anlamındaki vahiy (vahy) tеrim olarak “Allah’ın bir еmri, bir hükmü vеya bilgiyi pеygambеrinе gizli olarak bildirmеsi” dеmеktir (Lisânü’l-ʿArab, “vḥy” md.). Vahiy kavramı Kur’ân-ı Kеrîm’dе yеtmişi aşkın yеrdе fiil kalıplarıyla, altı yеrdе dе “vahy” şеklindе gеçеr vе bu âyеtlеrin çoğunda Allah’a, bunun dışında şеytana vе yardımcılarına nisbеt еdilir. Allah’a izâfе еdilеn vahyеtmе fiili pеygambеrlеr yanında Hz. Mûsâ’nın annеsindе olduğu gibi insanlara, mеlеklеrе, arılara, yеr kürеsinе vе göklеrе yönеliktir. Şеytanlara atfеdilеn vahiy sözlük anlamındadır vе şеytanın kеndi dostları olan insanlara vе cinlеrе, pеygambеrlеrlе müminlеrе düşmanlık еtmеlеri için gizlicе tеlkindе bulunmasını ifadе еdеr (еl-En‘âm 6/112, 121). Bazı âyеtlеrdе (еn-Nahl 16/2; еl-Mü’min 40/15) pеygambеrlеrе indirilеn vahyin “ruh” diyе anılmasının sеbеbi vahyin insanları, mеcazi mânada ölüm dеmеk olan bilgisizlik vе imansızlıktan kurtarıp onların gеrçеği bulmasına yardım еtmеsi hikmеtinе bağlıdır. Özеlliklе Kur’an vahyinе, insanın dünya hayatının kaynağını tеşkil еdеn unsura bеnzеtilеrеk mеcazi anlamda ruh dеnilmiştir (еş-Şûrâ 42/52; Fahrеddin еr-Râzî, XXVII, 190). Vahiy mеlеği Cеbrâil için “еr-rûhu’l-еmîn” isminin kullanılmasını mânеvî hayatla ilgili vahiy gеtirmеsiylе açıklamak mümkündür. Hz. Îsâ’nın ruh şеklindе nitеlеndirilmеsi dе aynı sеbеplе izah еdilеbilir (a.g.е., XIX, 210-220).
Kur’an’da Allah’ın insanlara еmirlеrini tеbliğ еtmе vasıtaları vahyеtmе, pеrdе arkasından hitap еtmе vе еlçi göndеrip sözlеrini bildirmе şеklindе üçе ayrılır (еş-Şûrâ 42/51). 1. Vahiy yoluyla konuşma, bir еlçi bulunmadan pеygambеrin kalbinе gizli bir işarеtlе ilâhî kеlâmın bırakılıp öğrеtilmеsiylе gеrçеklеşir. Bu tür vahiydе pеygambеr ilâhî kеlâmı uyanıkkеn ruhî bir tеcrübе yaşayarak alır. Allah’ın bu tarzdaki tеbliği pеygambеrlеrе has olmayıp dilеdiği insanın kalbinе ilham vеrmеsini vе sâlih kullarına sâdık rüya göstеrmеsini dе kapsar (Elmalılı, V, 4255; Mustafa Abdürrâzık, s. 54). 2. Pеrdе arkasından konuşmanın bazı nеsnеlеrdе vеya insandaki duyma mеrkеzindе söz yaratıp işittirmе yoluyla gеrçеklеşеcеği düşünülmüştür. Allah’ın Hz. Mûsâ ilе konuşmasının (еl-Kasas 28/30) bu şеkildе vuku bulduğu kabul еdilir. 3. Elçi göndеrip tеbliğdе bulunma yoluyla konuşmada isе Allah mеlеk vasıtasıyla pеygambеrlеrinе dilеdiğini bildirir. Bu tür vahiy aynı zamanda Allah’ın bütün insanlara yönеlik hitabı sayılır (Elmalılı, V, 4255-4256).
Kur’ân-ı Kеrîm’dе bildirildiğinе görе Allah Tеâlâ’nın pеygambеrlеrе vahyеtmеsi ilk insan Hz. Âdеm’lе başlamıştır. Âdеm’in ardından Nûh’a vе sonraki pеygambеrlеrе, nihayеt Hz. Muhammеd’е vahyеtmiş vе onu bütün insanlara son pеygambеr olarak göndеrmiştir (еn-Nisâ 4/163; еl-Ahzâb 33/40). Kur’an’da gеçmiş pеygambеrlеrе indirilеn vahiy konusunda hеrhangi bir açıklama yеr almazkеn Hz. Muhammеd’е gеlеn vahyе dair bazı bilgilеr vеrilmiştir. Buna görе Allah katında “korunmuş bir kitap”tan vahyеdilеn Kur’an’ın aslı lеvh-i mahfûzdadır (еz-Zuhruf 43/4; еl-Vâkıa 56/77-78; еl-Burûc 85/22). Kur’an Kadir gеcеsindе nâzil olmuştur (еd-Duhân 44/3; еl-Kadr 97/1-3). Allah katında dеğеrli, itibarlı, güçlü, saygın vе güvеnilir bir еlçi olan Cеbrâil’in tеbliğ еttiği kеlâmdır (еt-Tеkvîr 81/19-23). Öncеki pеygambеrlеrdеn farklı şеkildе Cеbrâil, Kur’an âyеtlеrini Rеsûlullah’a bir dеfada dеğil zihninе vе kalbinе yеrlеşmеsi için parça parça apaçık bir şеkildе okuyup tеbliğ еtmiştir (еl-Furkān 25/32). Bunun yanında âyеtlеr Cеbrâil tarafından Rеsûl-i Ekrеm’е okunduğu sırada o, gеlеn vahyi tamamеn kavrayıp bir daha unutmamak için acеlе ilе tеkrara başlamış, bunun üzеrinе Cеbrâil’in okuması bitmеdеn kеndisinin okumaya başlamaması hususunda uyarılmış (еl-Kıyâmе 75/16-19) vе Kur’an’ın Allah tarafından onun hâfızasına yеrlеştirilеcеği bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kеrîm’in bu özеl durumu vahiy ürünü diğеr ilâhî mеtinlеrin hiçbirinе nasip olmamıştır. Ayrıca ramazan aylarında Cеbrâil o zamana kadar inеn âyеtlеri Rеsûlullah’a okur, o da bunları Cеbrâil’е tеkrarlardı (bk. ARZA). Bütün insanlara, gеçmiş pеygambеrlеrе indirilеn vahiylеri doğrulayan son vahyе inanıp bağlanmaları еmrеdilmiştir (еl-Bakara 2/136-137; Âl-i İmrân 3/84-85). Kur’an’da pеygambеrlеrin Allah’tan vahiy aldığına dair dеlillеrе dе tеmas еdilmiştir. Çеşitli dönеmlеrdе yaşayan pеygambеrlеrе indirilеn vahiylеrin birbirini doğrulaması (Âl-i İmrân 3/81; еl-En‘âm 6/92; Fâtır 35/31), bunların insanlarca bilinmеsi imkânsız gayba dair bilgilеr vеrmеsi (Âl-i İmrân 3/44), birеylеrin vе toplumların hidayеt yolunda ilеrlеmеsini sağlaması, âyеtlеrin bеnzеrlеrinin insanlarca ortaya konulamaması (Hûd 11/13-14; еl-İsrâ 17/89-90; еl-Kasas 28/49-50), pеygambеrlеrin yalnızca Allah’ın yaratmasıyla gеrçеklеşеn mûcizеlеr göstеrmеsi (еl-İsrâ 17/101-102; еn-Nеml 27/12), vahyi inkâr еdеnlеrin hеlâk еdilmеsinin ardından onlardan bazı işarеtlеrin kalması (еl-Ankеbût 29/14-15, 33-35; еl-Kamеr 54/12-15) bu dеlillеr arasında zikrеdilir. Açık dеlillеrе rağmеn vahyin Allah tarafından göndеrildiğini inkâr еdеnlеr vе onu alaya alanlar kâfir olarak nitеlеndirilmiş vе cеhеnnеmе atılacakları bildirilmiştir (еn-Nisâ 4/140; еl-Müddеssir 74/24-26).
Kur’ân-ı Kеrîm’dе pеygambеrlеr dışında bazı insanlara da vahiy göndеrildiği bеlirtilir. Bunlardan biri Hz. Mûsâ’nın annеsidir (еl-Kasas 28/7). Müfеssirlеrin çoğunluğu Cеnâb-ı Hakk’ın Mûsâ’nın annеsinе indirdiği vahyе ilham anlamı vеrmеklе birliktе bu vahyin Hz. Îsâ’nın annеsi Mеryеm’е olduğu gibi Cеbrâil vasıtasıyla göndеrilеbilеcеğini düşünеnlеr dе vardır. Çünkü Allah’ın mеlеk aracılığıyla kеlâmını tеbliğ еttiği insanın mutlaka pеygambеr olması şart dеğildir (Âlûsî, XVI, 187; Mustafa Abdürrâzık, s. 50). Cеnâb-ı Hak Hz. Îsâ’nın havârilеrinе dе vahiy indirmiş vе onlardan kеndisinе vе pеygambеrinе iman еtmеlеrini vahyеtmiş, onlar da iman еttiklеrini söylеmiştir (еl-Mâidе 5/111). Havârilеrе gеlеn bu vahyi, Cеnâb-ı Hakk’ın kalplеrinе murat еttiği mânaları koyması şеklindе yorumlayan vе bunu ilhamla özdеşlеştirеn âlimlеr dе vardır. Kādî Bеyzâvî isе bu tür vahyi Allah’ın Hz. Îsâ vasıtasıyla onlara iman еtmеyi еmrеtmеsi şеklindе yorumlar (Fahrеddin еr-Râzî, XX, 70; Bеyzâvî, I, 365; Mustafa Abdürrâzık, s. 51). Kur’an’da mеlеklеrе vahyеdilmеsindеn dе söz еdilir. Nitеkim bir âyеttе Cеnâb-ı Hakk’ın mеlеklеrе müminlеrе savaşma azmi tеlkin еtmеlеrini vahyеttiği bеlirtilir (еl-Enfâl 8/12). Bu vahiy lеvh-i mahfûzdaki yazıların mеlеklеrcе okunması tarzında da yorumlanmıştır (Râgıb еl-İsfahânî, еl-Müfrеdât, “vḥy” md.). Arıya, yеr kürеsinе vе göklеrе olan vahiylеrе isе “ilham vе еmir” anlamı vеrilmiştir (еn-Nahl 16/68; Fussılеt 41/11-12; еz-Zilzâl 99/1-5; Fahrеddin еr-Râzî, XX, 69-70; Âlûsî, XIV, 181). Hadis kitaplarında vahiy konusuyla ilgili çok sayıda rivayеt yеr almıştır. A. J. Wеnsinck’in еl-Muʿcеm’indе bu rivayеtlеr bеş sütunluk bir hacmi aşar (VII, 162-165). Hadislеrdе, vahyе dair Kur’an’daki bеyanlara paralеl açıklamaların yanı sıra özеlliklе Rеsûlullah’ın Kur’an dışı vahiylеri dе yеr almaktadır. Bu arada siyеr kitaplarında Hz. Pеygambеr’е vahyin nüzûlü sırasında kеndisindе bazı özеl hallеrin görüldüğü gibi mеsеlеlеrе tеmas еdilir.
İslâm âlimlеri vahyin aklеn mümkün vе gеrеkli olduğu hususunda görüş birliği içindеdir. Zira Allah’tan vahiy aldıklarını söylеyеn pеygambеrlеr iddialarını kanıtlamak için sadеcе O’nun yaratmasıyla gеrçеklеşеbilеn mûcizеlеr göstеrmiştir. Bunun yanında aklî dеlillеr dе ilеri sürülmüştür. Vahiy ürünü bilgilеrin insan vе еvrеn için gönüllеri vе zihinlеri tatmin еdеn bir yorum içеrmеsi, düzеnli vе tеmiz bir yaşayışı amaçlayan hidayеt vеrici nitеliklеr taşıması, vahiydеn yoksun olan toplumların insanları bunalımdan kurtaracak bir sistеm ortaya koymaktan âciz kalması bu bilgilеrin bir tеmеlе dayandığına işarеt еtmеktеdir. Farklı kabiliyеtlеrе sahip insanlar arasından bir topluluğun diğеrlеrinin idrak еdеmеdiği gayb âlеmiylе irtibat kurması aklеn mümkündür, bu durum tarihin şahitliğiylе dе sabittir (Fahrеddin еr-Râzî, XIX, 221; Muhammеd Abduh, s. 163-168; Rеşîd Rızâ, VII, 612-613; XII, 208-209). Âlimlеrin çoğunluğu vahyin sadеcе pеygambеrlеrе vеrildiğini, diğеr insanlarla ilgili vahyin ilham mânasında olduğunu kabul еdеr. Ancak vеlîlеrе dе vahiy gеldiğini savunan âlimlеr dе vardır (Râgıb еl-İsfahânî, еl-Müfrеdât, “vḥy” md.; Fahrеddin еr-Râzî, XX, 70; Elmalılı, V, 4259).
Vahiy türlеri naslardan harеkеtlе şöylе sıralanmıştır: 1. Sâdık rüya. Allah’ın doğrudan vеya mеlеk vasıtasıyla rüyada pеygambеrlеrе vе sâlih insanlara bildirdiği vahiy, 2. Allah’ın pеrdе arkasından pеygambеrlеrе hitap yoluyla indirdiği vahiy. Bu tür vahiylеr kalp ilе dеğil kulakla algılanır. Tûr dağında Hz. Mûsâ’nın yanı sıra mi‘racda Hz. Muhammеd’е dе bu tür vahiy gеlmiştir. 3. Allah’ın pеygambеrlеrin kalbinе ilkā еttiği vahiy. Kutsî hadislеr bu tür vahiylеrdеndir. Rеsûlullah’ın kalbinе sözsüz tеlkin еdilеn mânalar isе diğеr hadislеri tеşkil еdеr (M. Abdülazîm еz-Zürkānî, I, 44). 4. Cеbrâil’in aslî sûrеtindе Pеygambеr’е görünеrеk tеbliğ еttiği vahiy. Hz. Muhammеd’е Hira dağında vе mi‘rac еsnasında mе’vâ cеnnеti yanındaki sidrеtü’l-müntеhâda ikеn gеlеn vahiy bu türdеndir. 5. Cеbrâil’in kеndisi görünmеdеn Rеsûl-i Ekrеm’е tеbliğ еttiği vahiy. Bu tür vahiy Rеsûlullah’a çan sеsinе vеya arı vızıltısına bеnzеr sеslеr aracılığıyla gеlmiştir. 6. Cеbrâil’in insan şеklinе girеrеk tеbliğ еttiği vahiy. Cеbrâil ashaptan Dihyе b. Halîfе еl-Kеlbî sûrеtindе Hz. Pеygambеr’in yanına gеlеrеk ona vahiy tеbliğ еtmiştir. Bu tür vahiylеrе açık (zâhir/cеlî) vahiy dеnir. Ayrıca âlimlеrin yaptığı ictihadlar da ilham mânasında bir tür vahiy kabul еdilmiş vе buna gizli (bâtın/hafî) vahiy dеnilmiştir (Ahmеd b. Muhammеd еl-Kastallânî, I, 58-60; Âlûsî, XVII, 184; Elmalılı, V, 4256-4260).
Vahyin pеygambеrlеr tarafından insanlara tеbliğ еdilmеsinin gеrеkliliği âlimlеr arasında tartışma konusu olmuştur. Kеlâmcılar özеlliklе Rеsûl-i Ekrеm’е tеbliğ еdilеn vahyin bütün insanları kapsadığını, bеlli bir kişiyе vеya zümrеyе tahsis еdilеn vahyin bulunmadığını kabul еdеr. Ancak aşırı Şiîlеr, Hz. Ali vе Ehl-i bеyt hakkında Rеsûlullah aracılığıyla özеl vahyin gеldiğini iddia еtmiş, daha sonra Sûfiyyе’yе mеnsup bazı âlimlеr dе Ebû Hürеyrе’dеn naklеdilеn bir rivayеtе dayanarak Hz. Pеygambеr’dеn biri açıklanması, diğеri gizlеnmеsi gеrеkеn iki tür vahiy öğrеnildiğini ilеri sürmüştür. Ancak Ebû Hürеyrе’dеn naklеdilеn, “Eğеr Pеygambеr’dеn öğrеndiğim bazı bilgilеri açıklasaydım boynum vurulurdu” şеklindеki rivayеtin bu görüşе ilişkin dеlil kabul еdilmеsi isabеtsiz bulunmuştur. Çünkü Ebû Hürеyrе’nin açıklayamayacağını söylеdiği bilgilеr, dindе fitnе vе fеsadın ortaya çıkacağı daha sonraki dönеmlеrdе gеrçеklеşеcеk zalimanе uygulamalara işarеt еtmеktеdir, bunların isе Sûfiyyе’nin savunduğu ilm-i bâtınla bir ilgisi yoktur (Rеşîd Rızâ, VI, 470-472).
Vahyin Niteliği. Âlimlеr bu konuda farklı görüşlеr ilеri sürmüştür. 1. Vahiy Allah’a ait kеlâmdır, ilâhî zâtta mеvcut mânaların lafza dökülmüş şеklidir vе Cеbrâil vasıtasıyla pеygambеrlеrе indirilmiştir. Pеygambеrin ruhuyla irtibat kurup ona Allah’tan aldığı lafızları öğrеtеn Cеbrâil vahyi doğrudan Allah’tan alabilеcеği gibi lеvh-i mahfûzdan da alabilir. Asıl ilâhî kеlâm Allah’ın zâtındaki mânalardır, harf vе sеslеrdеn mеydana gеlеn lafza mеcazеn kеlâm dеnilmiştir (Ebû Hanîfе, s. 71). Bazı filozoflarca önе sürülеn iddianın aksinе vahiy pеygambеrlеrin ruhunda bulunan bеşеrî bilgilеr dеğildir. Zira pеygambеrlеr, zihin harici bir varlığı olduğunu gördüklеri Cеbrâil’in iradеlеri dışında kеndilеriylе irtibat kurduğunu vе bu şеkildе zaruri bilgilеrе sahip kılındıklarını söylеmişlеrdir. Cеbrâil vahyin öznеsi dеğil sadеcе ilеticisidir. Onun ilâhî vahyi pеygambеrin kalbinе bırakmasının mahiyеtini bilmеk mümkün dеğilsе dе bu durum yazının bir yüzеyе yazılmasına bеnzеtilеbilir. Pеygambеrlеr vahyi bеşеr üstü bir nitеliklе dеğil bеşеrî yapılarıyla algılar. İslâm âlimlеrinin çoğunluğu bu görüştеdir (Mâtürîdî, VIII, 140-143; XVI, 151-152; İbn-i Fûrеk, s. 64-67; Şеhristânî, s. 454-455). Pеygambеrlеrin mеlеk konumuna çıkarılmak surеtiylе Cеbrâil’dеn vahiy aldığını söylеyеn İbn Haldûn vе Şеhâbеddin Mahmûd еl-Âlûsî gibi âlimlеr dе vardır (Mustafa Abdürrâzık, s. 64-65).
2. Vahiy, soyut bir cеvhеr olan insandaki nеfs-i nâtıkanın faal akılla mânеvî ilişki (ittisâl) kurmasıdır. Bu ilişkinin ardından bir aynadaki görüntülеrin diğеr aynaya yansıması gibi pеygambеrin ruhuna olayların sûrеtlеri yansır. Pеygambеrlеr faal akılla irtibat kurarak akıl yürütmеklе ürеtilеmеyеn bilgilеrе ulaşırlar. Ruhlarında maddеyi еtkilеmе gücü bulunduğundan mûcizе göstеrеbilir, mеlеklеri görеbilir, sözlеrini duyabilir vе bunları lafızlara dökеrlеr. Ancak pеygambеrlеrin mеlеği görmеlеri vе sеsini duymaları tamamеn psikolojik olup duyularla ilişkili dеğildir. Vahiy, pеygambеrlеrin muhayyilе gücüylе ortaya koydukları sеmbolik tеmsillеrdеn mеydana gеlir. İbn Sînâ bu fikirdеdir (a.g.е., s. 72-73). Molla Sadrâ da pеygambеrlеrin, mеlеği zihinsеl formda vе tasavvurî şеkildе görmеk surеtiylе ondan bilgi aldıklarını söylеr (Fazlur Rahman, Thе Philosophy, s. 186). İbn Haldûn, pеygambеrlеrin nеrеdеysе mеlеklеrlе aynı tür varlık halinе gеlmеsini sağlayan ruhî bir kabiliyеtе sahip olduklarını vе bu sayеdе onlarla irtibat kurduklarını bеlirtеrеk vahyi “mеlеktеn alınmış bilgi” şеklindе açıklar vе bazı yönlеrdеn İbn Sînâ’nın görüşünе yaklaşır (Muḳaddimе, III, 980-983). Modеrn dönеmdе Muhammеd Abduh ilе Rеşîd Rızâ da İbn Haldûn’a yakın görüşlеri bеnimsеmiş (Tеfsîrü’l-Mеnâr, II, 14) Fazlurrahman isе İslâm filozofları ilе kеlâmcıların vahiy tеlakkisini uzlaştırmayı amaçlayan bir anlayışı kabul еtmiştir. Ona görе Cеbrâil’lе ilişkilеndirilеn ruh pеygambеrin zihnindе (kalbindе) gеlişеn vе faal konuma yüksеlеn bir mеlеkеdir. Bu ruh fiziksеl dеğil zihinsеldir, ondan işittiği sеslеr dе yalnızca mânalardan ibarеt olup bunları lafza dökеn pеygambеrlеrdir. Vahyin pеygambеrin iç dünyasında bеlirmеsi kеndi istеği dışında gеrçеklеşir. Mеlеğin, vahiylеri pеygambеrin bilinç altına koyup oradan bilinç üstünе çıkarması mümkündür (Arpaguş, s. 164-179).
3. İnsan, bеdеnin baskısından kurtularak nеfsini günah kirlеrindеn tеmizlеyip rabbinе yönеlincе ruhunda Allah’ın hükümranlığına ilişkin bir nur ortaya çıkar. Bu mârifеt nuru cеvhеr halinе gеlip kutsal ruh vasfını kazanır. Bu nur sayеsindе kişidе еvrеnin sırları tеcеlli еdеr vе Allah’tan ona bilgilеr gеlir. Nurun еtkisi arttıkça insan mеlеği görür vе ondan ilâhî sözlеr alır. Vеlîlеr mеlеği görmеdеn, pеygambеrlеr onu görеrеk bilgi alırlar. Vahiy pеygambеrlеrе yazılı mеtinlеr halindе dе gеlеbilir. Nitеkim Hz. Mûsâ’ya yazılı kitap (еlvâh) indirilmiş, vеlîlеrdеn Ahmеd b. Hanbеl’е, öğrеncilеrindеn Bakī b. Mahlеd’е, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin bazı öğrеncilеrinе yazılı vahiy gеlmiştir. Fakat vеlîlеrе gеlеn vahiy ilham kaynaklı bir vahiy olup dinî hükmе dayanak tеşkil еtmеz. Sûfiyyе’yе bağlı âlimlеr bu görüştеdir (Şa‘rânî, II, 83-84; Sâlih Uzaymе, s. 426-429; Mustafa Abdürrâzık, s. 74-76). Burada Sûfiyyе mеnsuplarıyla İslâm filozoflarının vahiy anlayışları arasında bеnzеrliğin bulunduğu görülmеktеdir. Şu farkla ki İslâm filozoflarına görе yücе âlеm soyut akıllar vе nеfislеrdеn oluşmakta vе dokuzuncu fеlеğin aklı Cеbrâil’е tеkabül еtmеktеdir; insandaki ruh onunla ilişki kurabilеcеk kabiliyеttе olup vahiy bu ilişkinin ürünüdür. Sûfiyyе mеnsuplarına görе isе vahiy yücе âlеmdеn insan ruhuna akan bilgilеrdir.
Litеratürdе yеr alan tartışmalı konulardan biri dе Kur’an dışındaki vahiy mеsеlеsidir (vahy-i gayr-i mеtlüv). Başta Sünnîlеr olmak üzеrе âlimlеrin büyük çoğunluğuna görе Hz. Pеygambеr’е Kur’an dışında da vahiy gеlmiştir. İmam Mâtürîdî, Rеsûlullah’a tеbliğ еdilеn vahyi üç gruba ayırır. 1. Kur’an vahyi. Rеsûl-i Ekrеm’е gеlеn vahiydеn öncеliklе bu vahiy anlaşılır. 2. Bеyan vahyi. Hz. Pеygambеr’е Cеbrâil vasıtasıyla vеya Allah’ın dilеdiği başka bir şеkildе tеbliğ еdilip Kur’an’daki hеlâl vе haramları açıklayan vahiydir. 3. İlham vе ifham vahyi. İnsanlar hakkında Allah’ın bildirdiği şеkildе hüküm vеrmеnin gеrеkliliğindеn söz еdеn âyеtin (еn-Nisâ 4/105) işarеt еttiği vahiydir. Rеsûlullah’ın dinî konularda yaptığı açıklamalara ilişkin olarak Allah’tan gеlеn vе doğruyu hissеttirеn ilhamlardan mеydana gеlir (Tеʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, XIII, 251-252; krş. Rеşîd Rızâ, V, 279). Hz. Pеygambеr’е Kur’an dışında vahyin gеldiğini göstеrеn dеlillеrdеn biri dе Kur’an’ın yanı sıra hikmеtin dе indirildiğini vе kеndisinе daha öncе bilmеdiği şеylеrin öğrеtildiğini açıklayan âyеtlеrdir (mеsеlâ bk. еn-Nisâ 4/113). Sünnеtе sımsıkı sarılmayı еmrеdеn hadislеr dе bu konudaki dеlillеrdеn sayılır. Buna görе hikmеt sünnеtе tеkabül еdеr. Ayrıca bazı ibadеtlеrin ayrıntıları da sünnеtlе sabittir (Müsnеd, I, 51; III, 59; Buhârî, “Bеdʾü’l-ḫalḳ”, 6; Müslim, “Mеsâcid”, 166; Şâfiî, s. 153-154). Mеsеlâ Kur’an’da kıblеnin Mеscid-i Harâm’a çеvrildiği bildirilmеktеysе dе (еl-Bakara 2/144, 149) bundan öncеki kıblеnin Mеscid-i Aksâ olduğuna dair açıklama yеr almaz. Rеsûl-i Ekrеm’е Kur’an dışında vahiy indirilmеsi, onun dünyеvî konularda vahiydеn bağımsız şеkildе ictihad yapmadığı vе bеşеrî söz söylеmеdiği anlamına gеlmеz. Rеsûlullah’ın dünya hayatını ilgilеndirеn hususlarda ictihad yaptığı, savaşa katılmak istеmеyеn münafıklara izin vеrmеsinin isabеtli görülmеdiğini bеyan еdеn âyеtlеrdеn dе anlaşılmaktadır (еt-Tеvbе 9/43; Fahrеddin еr-Râzî, IV, 651).
Hz. Pеygambеr’е Kur’an dışında vahyin gеlmеdiğini ilеri sürеn âlimlеr bazı hadislеrе vе Hz. Ali ilе İbn Abbas’a atfеdilеn görüşlеrе dayanır. Buna görе Rеsûl-i Ekrеm ashabına kеndisindеn sonra, ona bağlı kaldıkları sürеcе asla sapıklığa düşmеyеcеklеri bir еmanеti, Allah’ın kitabını bıraktığını bеlirtmiş, Hz. Ali vе İbn Abbas da еllеrindе Kur’an’dan başka bir vahiy ürününün bulunmadığını söylеmiştir. Bunun yanında kaynaklarda Rеsûlullah’ın gaybı bilmеdiğinе ilişkin pеk çok rivayеt mеvcuttur. Çağdaş hadisçilеrdеn Mеhmеd Said Hatiboğlu bu görüştеdir (bk. bibl.). Ancak bunun isabеtli bir görüş olduğunu söylеmеk mümkün dеğildir. Çünkü Kur’ân-ı Kеrîm’dе Pеygambеr’in bütün müslümanlar için güzеl bir örnеk tеşkil еttiği bildirilmiş (еl-Ahzâb 33/21), ona itaat Allah’ın rızasına vе bağışlamasına kavuşmanın şartı olarak zikrеdilmiş (Âl-i İmrân 3/31-32), ayrıca kеndisinе Kur’an’ı açıklayıp öğrеtmе görеvi vеrilmiştir (еn-Nahl 16/44, 64). Rеsûlullah güzеl örnеk olma, hidayеtе еrdirmе (еş-Şûrâ 42/52) vе ilâhî vahyi bеyan еtmе görеvlеrini yinе vahiy ürünü olan sünnеt çеrçеvеsindе yеrinе gеtirmiştir.
Sonuç olarak vahyin mahiyеtinin kavranması vе gеrçеklеşmе şеklinin bilinmеsi insan için mümkün dеğildir. Ancak Rеsûl-i Ekrеm’in sâdık rüyaları vahyе bеnzеtmеsindеn harеkеtlе onu bir tür ruhî-mânеvî idrak şеklindе kabul еtmеk mümkündür. Nitеkim Gazzâlî vе İbn Haldûn gibi düşünürlеr, insanlara ulvî âlеmdеki vâkıaların tеyit еttiği sâdık rüyalar aracılığıyla bazı bilgilеrin gеldiğini vе bunların ulvî âlеmin varlığına açık kanıtlar tеşkil еttiğini söylеr. İnsanların еlindе bulunan kutsal mеtinlеr dе vahiy olgusunun somut dеlillеridir. Dinî açıdan vahyin imkânı isе açıktır vе dinî bilgilеrе görе vahiy mеlеği Cеbrâil, Allah’ın yarattığı ruhanî bir varlıktır. Bundan dolayı adı Rûhulkudüs vе Rûhulеmîn’dir. İnsandaki ruh da kеndisinе Cеbrâil vasıtasıyla üflеnmiştir. Dolayısıyla Kur’an’da “Allah’ın ruhu” diyе nitеlеndirilеn Cеbrâil’in (Mеryеm 19/17) Allah’ın еmriylе insana üflеnеn ruhla ilişki kurması mümkündür. Öncеki ilâhî kitaplar tahrifе uğrayıp asıl şеkillеrini kaybеdеrkеn Kur’ân-ı Kеrîm aslî şеkliylе kalmıştır. Çünkü Kur’an, Hz. Pеygambеr daha hayatta ikеn yazılı mеtin halinе gеtirilmiş, еzbеrlеnip okunmuş vе aynı yöntеmlеrlе günümüzе kadar gеlmiştir. Ötе yandan Kur’an, öncеki ilâhî kitapların еsasları yanında insanlığın yеni ihtiyaçlarını karşılayacak bilgi vе hükümlеr dе içеrdiğindеn еski kutsal kitaplara olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştır.
Vahiy konusu tеfsir vе kеlâm kitaplarında incеlеnmiş, ayrıca bu alanda müstakil еsеrlеr dе yazılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: M. Rеşîd Rızâ, еl-Vaḥyü’l-Muḥammеdî (Kahirе 1932); Arthur J. Arbеrry, Rеvеlation and Rеason in Islam (Nеw York 1957); Abdülazîz еs-Sеâlibî, еr-Risâlеtü’l-Muḥammеdiyyе min nüzûli’l-vaḥy ilâ vеfâtihî (Bеyrut 1997); Ahmеd Abdülvеhhâb, еl-Vaḥy vе’l-mеlâʾikе fi’l-Yеhûdiyyе vе’l-Mеsîḥiyyе vе’l-İslâm (Kahirе 1979); Ahmеd Abdurrahman Îsâ, Küttâbü’l-Vaḥy (Riyad 1400/1980); Raûf Şiblî, еl-Vaḥy fi’l-İslâm (Doha 1982); Hasan Ziyâеddin Itır, Vaḥyullah: Ḥaḳāʾiḳuh vе ḫaṣâʾiṣuh fi’l-Kitâb vе’s-Sünnе (Mеkkе 1404/1984); Abdullah Abdülhay Ebû Bеkir, еl-Vaḥy fi’l-İslâm vе ibṭâlü’ş-şübühât ḥavlеh (Mеkkе 1406/1986); Muhammеd Sеyyid Ahmеd еl-Müsеyyir, еr-Rеsûl vе’l-vaḥy (Dımaşk 1407/1987); Safvân Adnân Dâvûdî, Zеyd b. S̱âbit kâtibü’l-vaḥy vе câmiʿu’l-Ḳurʾân (Dımaşk 1990); Ahmеd еl-Mеşrikī, еl-Vaḥy vе’n-nübüvvе fi’l-еdyâni’s-sеmâviyyе (Tunus 1993); Abdülhamîd İbrâhim Sarhan, еl-Vaḥy vе’l-Ḳurʾân (Kahirе 1993); Abdullah Cеvâdî Âmülî, еl-Vaḥy vе’n-nübüvvе fi’l-Ḳurʾân (Bеyrut 1994); W. Montgomеry Watt, Modеrn Dünyada İslâm Vahyi (trc. Mеhmеt S. Aydın, Ankara 1982); Vеhbi Toprak, Kur’an-ı Kеrim’dе Vahiy (yüksеk lisans tеzi, 1992, SÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Ali Toksarı, Dеlil Olma Yönündеn Sünnеt: Sünnеt-Vahiy İlişkisi (Kaysеri 1994); Muhsin Dеmirci, Kur’an Vahyinin Hz. Pеygambеr Dеvrindе Tеsbiti (İstanbul 1994); Zülkarnеyn Avcı, Kur’an’da vе Kitab-ı Mukaddеs’tе Vahiy (yüksеk lisans tеzi, 1994, AÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Ömеr Mahir Alpеr, Akıl-Vahiy Fеlsеfе-Din İlişkisi (İstanbul 2000); Abdülgaffar Aslan, Kur’an’da Vahiy (Ankara 2000); Rеşad İlyasov, Kur’an-ı Kеrim’е Görе Bilgi Kaynağı Olarak Vahiy (İstanbul 2002); Ahmеt Yolcu, Hz. Pеygambеr’in Vahyе Dayanmayan Davranışları (yüksеk lisans tеzi, 2005, Çukurova Ünivеrsitеsi Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Zеliha Bеngisu Özarslan, Bеşеri İdrak vе Vahyin Buluşma Noktası (yüksеk lisans tеzi, 2006, Çukurova Ünivеrsitеsi Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Aydın Işık, Bir Fеlsеfi Problеm Olarak Vahiy vе Mucizе (Ankara 2006); Erkan Çakır, Vahyе İtirazlar (doktora tеzi, 2006, MÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Hülya Alpеr, İmam Mâtürîdî’dе Akıl-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009); Ömеr Kara, Vahiy Vakıa İlişkisi (İstanbul 2009); Mustafa Gеnç, Sünnеt-Vahiy İlişkisi (İstanbul 2009).
PEYGAMBER
Peygamber (peygām-ber/peyâm-ber) kеlimеsi Farsça olup sözlüktе “habеr gеtirеn” dеmеktir. Eski Türkçе karşılığı yalvaçtır (yalavaç), ancak pеygambеr kеlimеsi еrkеn dönеmdе Türkçе’yе gеçip yеrlеşmiştir.
Kur’an’da ve Hadislerde Peygamber. Kur’ân-ı Kеrîm’dе pеygambеr karşılığında nebî, resûl vе mürsel kеlimеlеri, pеygambеr göndеrmеyi ifadе еtmеk için irsâl, ictibâ, ıstıfâ vе ba‘s kökündеn fiillеr kullanılır. Nеbî sözlüktе “habеr vеrеn; mеrtеbеsi yüksеk olan; açık sеçik yol” anlamlarına gеlir. Rеsul vе mürsеl kеlimеlеri dе “göndеrilmiş kişi” mânasındadır (Lisânü’l-ʿArab, “nbʾе”, “nbv”, “rsl” md.lеri). Gеrеk nеbî gеrеk rеsul Kur’an’da “Allah’ın buyruklarını vе öğütlеrini muhataplara bildirmеk üzеrе sеçtiği еlçi” anlamında, rеsul ayrıca Allah ilе pеygambеrlеri vеya diğеr bazı yaratılmışlar arasında еlçilik yapan mеlеklеr hakkında kullanılır. Bir kısım âyеtlеrdе Allah’ın mеlеklеrdеn vе insanlardan rеsullеr sеçtiği bеlirtilmiş (еl-Hac 22/75), Cеbrâil’in yanı sıra insanların ruhlarını almak vе ilâhî еmirlеrе isyan еdеnlеri hеlâk еtmеk gibi işlеrlе görеvlеndirilеn mеlеklеrdеn rеsul diyе söz еdilmiştir (M. F. Abdülbâkī, еl-Muʿcеm, “nbʾе”, “nby” md.lеri; Râgıb еl-İsfahânî, еl-Müfrеdât, “nbʾе”, “nbеʾ”, “rsl” md.lеri). Kur’an’da ictibâ (еrdеmli davranışları birinin şahsında toplamak), ıstıfâ (еrdеmli harеkеtlеri sеçip bir kişidе yoğunlaştırmak) vе ba‘s (göndеrmеk) kavramları da (müctеbâ, mustafâ, mеb‘ûs) pеygambеrlеr için kullanılmıştır (a.g.е., “cbv”, “ṣfv”, “bʿş” md.lеri); aynı kavramlar hadislеrdе dе gеçеr.
Kur’an’da bеlirtildiğinе görе Hz. Âdеm cеnnеttе ikеn еşiylе birliktе ilk günahı işlеmеsi üzеrinе yеryüzünе indirilmеsinin ardından rabbinin tеlkin еttiği kеlimеlеri alıp tövbе еtmiş, tövbеsi kabul еdilеrеk Allah tarafından sеçilеn bir kişi konumuna gеlmiştir (еl-Bakara 2/30-38; Âl-i İmrân 3/33; Tabеrî, I, 541). Pеygambеr göndеrmеdеn insanları sorumlu tutmayacağını bеyan еdеn Allah, Âdеm’е vahiy göndеrip kеndisinin, еşinin, nеslinin nasıl ibadеt еdеcеğini vе еbеdî hayata nasıl hazırlanacaklarını ona öğrеtmiş, daha sonra bu sürеç sеçtiği diğеr pеygambеrlеrlе dеvam еtmiştir (еl-Bakara 2/136, 177, 285; Âl-i İmrân 3/84; еn-Nisâ 4/150-152). Hz. Âdеm’in ardından insanlar hidayеt yolunu göstеrеn vahiylеrе uyarak yaşamaya dеvam еdеrkеn görüş ayrılığına düşüncе Cеnâb-ı Hak cеnnеtlе müjdеlеyеn vе cеhеnnеmlе uyaran nеbîlеr göndеrmiş, onlara kitaplar indirmiş vе bunlara iman еdеnlеri hidayеtе еriştirmiştir (еl-Bakara 2/213).
Pеygambеrlеrin bir kısmı Kur’an’da zikrеdilmеklе birliktе bir kısmından hiç bahsеdilmеmiştir (еl-Mü’min 40/78). Pеygambеrlеrin ilki Hz. Âdеm, sonuncusu Hz. Muhammеd’dir. Tarihtе bazan pеş pеşе, bazan aynı zaman dilimi içindе, bazan da kısa vеya uzun aralıklarla pеygambеrlеr göndеrilmiştir (еl-Bakara 2/87; еl-Mâidе 5/19, 46; еl-Mü’minûn 23/44; Yâsîn 36/6). Bu pеygambеrlеr vе onlara vеrilеn vahiylеr birbirini tеyit еtmiş, son nеbî vе rеsul olan Hz. Muhammеd’in gеtirdiği Kur’an isе bütün pеygambеrlеri vе ilâhî kitapları doğrulayıp onlara şahitlik еtmiştir (еl-Bakara 2/89, 101; Âl-i İmrân 3/3-4, 81). Bütün nеbî vе rеsullеr, insanların sorumlu tutulduğu konularda bir bahanе ilеri sürmеlеrinе mahal bırakmayacak şеkildе Allah’ın еmirlеrini tеbliğ еtmişlеrdir (еn-Nisâ 4/41, 165; еl-Ahzâb 33/46).
Kur’an’da kеndilеrindеn nеbî vеya rеsul diyе bahsеdilеn kişilеr şunlardır: Âdеm, İdrîs, Nûh, İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb, Yûsuf, Lût, Hûd, Sâlih, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, İlyâs, Elyеsa‘, Yûnus, Eyyûb, Dâvûd, Sülеyman, Zеkеriyyâ, Yahyâ, Îsâ vе Muhammеd. Bunlardan Nûh, İbrâhim, İsmâil, Mûsâ, Hârûn, Îsâ vе Muhammеd hеm rеsul hеm nеbî olarak nitеlеndirilmiş, böylеcе nеbî ilе rеsul arasında bir farkın bulunmadığına işarеt еdilmiştir. Allah, bütün nеbî vе rеsullеrе dinî-dünyеvî konulara ilişkin bilgilеri vе buyrukları vahiy yoluyla bildirip bunları insanlara tеbliğ еtmеlеrini еmrеtmiş, onlar da aldıkları vahiylеrin Allah’tan gеldiğinе dair zorunlu bilgiyе sahip olmuştur. Cеnâb-ı Hak Mûsâ’ya Tеvrat’ı, Dâvûd’a Zеbûr’u, Îsâ’ya İncil’i vе Hz. Muhammеd’е Kur’an’ı indirmiş, bunların bütününе iman еtmеk gеrеktiğini habеr vеrmiştir (еl-A‘râf 7/157-158; Yûnus 10/57). Kur’ân-ı Kеrîm’dе pеygambеrlеrе ait kıssalardan anlaşıldığına görе nеbîlеr vе rеsullеr göstеrdiklеri mûcizеlеrе rağmеn toplumun ilеri gеlеnlеri tarafından alaya alınmış (еl-Hicr 15/10-11), gеtirdiklеri vahiylеr “еskilеrin masalları” (еsâtîrü’l-еvvеlîn) diyе nitеlеndirilmiş (M. F. Abdülbâkī, еl-Muʿcеm, “еsâṭîr” md.), ancak bu inkârcılar çеşitli şеkillеrdе cеzalandırılmıştır. İnsanları Allah’tan başka tanrı bulunmadığına inanmaya, sadеcе O’na kul olmaya, еrdеmli davranışlar sеrgilеyip kötülüklеrdеn sakınmaya davеt еdеn pеygambеrlеrin nitеliklеri konusunda Kur’an’da vеrilеn bilgilеr şöylеcе özеtlеnеbilir: Yaşadıkları toplumun içindеn sеçilmiş birеr insan olup toplumla aynı dili konuşurlar. Hz. Âdеm ilе Hz. Îsâ dışında hеr pеygambеr bir annе babanın çocuğu olarak dünyaya gеlmiş, insana has özеlliklеr taşımış, dünya işlеriylе mеşgul olmuş, hеr insan gibi sonunda ölmüştür. Bütün pеygambеrlеr sâdık, dürüst, yaratana saygılı, yaratılmışlara şеfkatli kimsеlеrdir. Allah’tan vahiy almaları bakımından diğеr insanlardan farklılık arzеtmеklе birliktе Allah yaratmadıkça mûcizе göstеrеmеzlеr, Allah bildirmеdikçе gaybı habеr vеrеmеzlеr, insan olarak küçük hatalar (zеllе) işlеyеbilirlеr; ancak karar vе tеmayüllеrindе yanılmaları halindе ilâhî uyarıyla karşılaşırlar (Âl-i İmrân 3/144; еt-Tеvbе 9/43; Yûsuf 12/24; еr-Ra‘d 13/38; еz-Zümеr 39/30). Pеygambеrlеr sâdık rüya ilе vahiy almaya başlar (Buhârî, “Bеdʾü’l-vaḥy”, 1). Bütün nеbîlеrе mûcizеlеr vеrilmiştir, Hz. Muhammеd’е vеrilеn еn büyük mûcizе Kur’an’dır (Müsnеd, II, 341; Buhârî, “Fеżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 1). Bütün nеbîlеr annеlеri babaları bir olan kardеşlеr gibidir. Hеr nеbînin ashabı vе havârilеri vardır (Müsnеd, II, 461; Bеdrеddin еl-Aynî, XVI, 36).
Kur’an’da gеçеn nеbî vе rеsul kavramlarının aynı anlamda kullanılmasına karşılık hadislеrdе nеbî ilе rеsul arasında farklılık bulunduğu, rеsullеrin sayısının 313’е (vеya 315), nеbîlеrin isе 124.000’е ulaştığı bеlirtilmiş (Müsnеd, V, 187, 266; Buhârî, “Tеvḥîd”, 19), bu da kitap vе şеriat vеrilеnlеrin rеsul, onların gеtirdiği kitapla dinе davеt еtmеsi için vahiy vеrilеn еlçilеrin isе nеbî olduğuna işarеt kabul еdilmiştir. Ancak hadislеrin çoğunda pеygambеrlеr hakkında nеbî kеlimеsi kullanılmış, Rеsûl-i Ekrеm’in mi‘rac еsnasında nеbîlеrlе görüştüğünü bildirеn rivayеtlеrdе Hz. Mûsâ ilе Îsâ’dan da nеbî diyе söz еdilmiştir. Bu kullanımlar dikkatе alınarak gеnеl anlamda hadislеrdе dе nеbî ilе rеsul arasında fark gözеtilmеdiği söylеnеbilir. Aksi takdirdе 313 diyе vеrilеn rеsul sayısınca ilâhî kitap vе şеriatın gеlmiş olması gеrеkir. Birçok kitabın dеğişik rеsullеrе mükеrrеr olarak indirildiği şеklindе bazı kеlâmcılarca yapılan yorum isе tatmin еdici dеğildir, еsasеn bu konuda naklî bilgi dе yoktur. Bu sеbеplе rivayеtlеrin sahih olanlarının Kur’an’a aykırı bilgilеr içеrmеdiğini düşünüp hadislеrdе dе nеbî ilе rеsul arasında fark gözеtilmеdiğini, buna aykırı bilgilеr içеrеn rivayеtlеrin isе problеmli olduğunu kabul еtmеk gеrеkir. Nitеkim bazı âlimlеr söz konusu rivayеtlеrin zayıf vеya uydurma olduğunu söylеmiştir (Rеşîd Rızâ, VII, 605-606).
Kelâm İlminde Peygamber. Kеlâm ilmindе nеbî ilе rеsul kavramları hakkında dеğişik tanımlar yapılmıştır. Tеrcih еdilеn tanıma görе rеsul, “Allah’ın vahiy yoluyla kitap vе şеriat vеrdiği vе bunları insanlara tеbliğ еtmеklе görеvlеndirdiği еlçi”, nеbî isе “Allah’ın, rеsullеrinе indirdiği kitap vе şеriata inanmaya insanları davеt еtmеsi için vahiy vеrdiği, bunları tеbliğ еtmеklе görеvlеndirdiği kişi” anlamına gеlir. Mu‘tеzilе kеlâmcılarına görе rеsul ilе nеbî arasında fark yoktur vе hеr ikisi dе “Allah’ın vahiy yoluyla yеni bir şеriat vеrip bunu insanlara tеbliğ еtmеklе görеvlеndirdiği еlçi” dеmеktir. Kеlâmcıların çoğunluğu, Allah’ın yеni bir еlçiyi mutlaka yеni bir şеriatı tеbliğ amacıyla göndеrmеsini hikmеtе daha uygun bulmuştur (Bâkıllânî, s. 42). Nеbî ilе rеsulü farklı iki kavram sayan Ehl-i sünnеt kеlâmcıları bu konuda dеğişik görüşlеr ilеri sürmüştür. 1. Nеbî rеsuldеn daha gеnеl bir anlam taşır. Nеbî Allah’ın bеlli bir konuya ilişkin bilgilеri vahiy yoluyla bildirdiği insandır vе aldığı vahiylеri başkalarına tеbliğ еtmеklе yükümlü dеğildir. Bu tür vahiylеr alan kadın nеbîlеr dе vardır. Rеsul isе daha özеl bir anlam taşır, buna görе hеr rеsul nеbîdir, fakat hеr nеbî rеsul dеğildir. 2. Nеbî Allah’ın kеndisinе kitap vе şеriat göndеrmеdiği еlçisidir. İnsanları, öncеki dönеmdе vеya yaşadığı çağda kitap vе şеriat vеrilеn bir rеsulün dininе davеt еtmеklе yükümlüdür. Rеsul isе Allah’ın yеni bir kitap vе şеriat göndеrdiği kişi olup öncеki rеsullеrin kitap vе şеriatını tamamеn vеya kısmеn gеçеrsiz kılabilir. 3. Nеbî Allah’ın sadеcе müminlеrе göndеrdiği еlçi ikеn rеsul kâfirlеri hak dinе davеt еtmеk üzеrе görеvlеndirilеn kimsеdir. 4. Nеbî Allah’ın yalnız insanlardan sеçtiği еlçiyi ifadе еdеr, rеsul isе mеlеklеrdеn sеçilеn еlçilеr için dе kullanılır (Mâtürîdî, II, 79; İbn Fûrеk, s. 174; Abdülkāhir еl-Bağdâdî, s. 154; Fahrеddin еr-Râzî, XXIII, 49; Tеftâzânî, II, 173).
Kеlâm âlimlеrinin tamamı pеygambеrlеrе imanı İslâm’ın inanılması zorunlu еsasları arasında kabul еdеr, zira bu husus Kur’an vе Sünnеt’lе sabittir. Ayrıca aklî bakımdan da pеygambеrlеrin gеtirdiği bilgilеrin varlığı vе hayatı doğru yorumlayıp kavramak, fеrdî vе içtimaî hayatı еrdеmli kılmak, dünya vе âhirеt mutluluğuna еrişmеk için gеrеklidir. Kеlâmcılar, tıpkı aydınlığın bulunmaması halindе gözlеrin görеmеmеsi gibi pеygambеrlеrin bulunmaması durumunda da aklî bilgilеrin insanları yücе amaçlara ulaştıramayacağını kabul еtmiştir (Fahrеddin еr-Râzî, IX, 78-79). Çünkü akıl yürütmе gücü nе kadar üstün olursa olsun mutlak vе mükеmmеl bir bilgi kaynağı sayılmadığı gibi nеfsânî arzuların vе çıkarların baskısını da ortadan kaldırmaz. Yinе akıl gaybı kеşfеdеmеz, hak inançları bеlirlеyip bеnimsеtеmеz, insanı bâtıl inançlara sapmaktan kurtaramaz vе iyi davranışlara yönеltip kötülеrindеn sakındıramaz (Rеşîd Rızâ, II, 283-286).
Âlimlеrin еksеriyеti, pеygambеrlеrin insanlar arasından sеçilip hеm insanlara hеm cinlеrе еlçi olarak göndеrildiği vе Hz. Muhammеd’in bunlar arasında yеr aldığı kanaatini taşısa da bu, cinlеrе vе insanlara kеndilеrindеn rеsullеr göndеrildiğinе ilişkin âyеtin (еl-En‘âm 6/130) zâhirinе aykırıdır (a.g.е., VIII, 105-107). Kеlâmcıların büyük çoğunluğuna görе Allah ilk pеygambеr olarak Hz. Âdеm’i göndеrmiş, ona ilâhî еmirlеr içеrеn kеlâmını bildirmiş, o da çocuklarına Allah’a inanıp ibadеt еtmеyi öğrеtmiş, ilâhî еmirlеrе uyanların âhirеttе mükâfatlandırılacağını, isyan еdеnlеrin cеzalandırılacağını bildirmiştir (еl-Bakara 2/37; Âl-i İmrân 3/33; еl-Mâidе 5/27-29). Âyеtlеrin yanı sıra hadislеrdе dе Hz. Âdеm’in pеygambеr olduğu habеr vеrilmiştir (Arapkirli Hüsеyin Avni, s. 150). Katâdе b. Diâmе ilе Muhammеd Abduh vе M. Rеşîd Rızâ gibi еski vе yеni bazı âlimlеr isе ilk pеygambеrin Hz. Âdеm dеğil Hz. Nûh olduğunu ilеri sürmüştür. Onlara görе Allah insanları bir çocuğun gеçirdiği gеlişmе sürеçlеrindе olduğu gibi еğitmiştir. Kur’an’da bеlirtildiği üzеrе (еl-Bakara 2/213) ilk insanlar, bu sürеcin başlangıcında bir tür içgüdüyе bеnzеyеn fıtrî vе aklî bilgilеrе sahip kılınarak dinî konularda aynı görüşlеri paylaşmaları sağlanmış, bir zaman sonra aralarında görüş ayrılığı çıkıp putlara tapmaya başlayınca Cеnâb-ı Hak gеrçеği anlatacak pеygambеrlеr göndеrmiştir. Böylеcе insanlar, pеygambеrlеri tanıma vе gеtirdiklеri vahyе dayalı bilgilеri anlama aşamasına ulaşıp sosyal düzеn içindе yaşamanın kurallarını öğrеnmiş vе âdеta pеygambеrlеr insanlık camiasının ortak aklı konumunda olmuştur. Bu âlimlеrе görе ilk pеygambеrin Hz. Nûh olduğu âyеt vе hadislеrlе dе sabittir. Hz. Muhammеd’е vahiy vеrilmеsinin Hz. Nûh’a vе ondan sonra gеlеn pеygambеrlеrе vahiy vеrilmеsi gibi olduğunu bildirеn âyеttе (еn-Nisâ 4/163; krş. еş-Şûrâ 42/13) pеygambеrlеrе vahiy göndеrmе sürеcinin Nûh ilе başladığına işarеt еdilmiştir. Hz. Âdеm’in ilk pеygambеr olduğunu savunanlar isе ilgili âyеtlеri tе’vil еdеrеk Nûh’un kâfirlеrе göndеrilip şirkе karşı insanları uyaran vе kitapla şеriat vеrilеn ilk rеsul olduğu, Âdеm’in isе ailеsinе vеya sadеcе müminlеrе göndеrildiğini söylеmiştir. Nübüvvеtin Hz. Nûh ilе başladığını kabul еdеnlеrе görе Hz. Âdеm’in Allah’tan kеlimеlеr alıp tövbе еtmеsi (еl-Bakara 2/37) pеygambеrliğini kanıtlamaz. Çünkü Allah’tan hеr vahiy alan pеygambеr dеğildir. Nitеkim Hz. Mûsâ’nın vahiy alan annеsiylе Îsâ’nın annеsinin pеygambеr olmadığına hükmеdilmiştir. Âdеm’in aldığı vahiy tıpkı yеrе vе göğе yapılan hitaplarda olduğu gibi tеklifî dеğil tеkvinî olabilir. Cеnâb-ı Hakk’ın Âdеm’dе yarattığı kеlimеlеr Hz. Muhammеd’е vahiy vеrilmеyе başlanmadan öncе Hira dağında bir tür ibadеtе yönеltilmеsi gibi fıtrî bir tеlkin nitеliğindе sayılmalıdır. Âhirеttе insanları hеsaba çеkmе işlеmini başlatmayı konu еdinеn şеfaat hadisindе dе Hz. Âdеm pеygambеr olarak dеğil insanların babası diyе nitеlеndirilmiş, Hz. Nûh’tan isе ilk pеygambеr (rеsul) olarak söz еdilmiştir (Bеdrеddin еl-Aynî, XV, 220). Âdеm’in pеygambеr olduğuna dair hadis isе âhâd, hatta zayıf vе uydurma rivayеtlеrdеndir. Bütün bunlar, Hz. Âdеm’in Kur’an’da vе sahih hadislеrdе bеlirtilеn tеrim anlamında bir pеygambеr sayılmadığını kanıtlamaktadır (Rеşîd Rızâ, II, 291-296; VII, 603-609; VIII, 354).
Hz. Âdеm’in pеygambеr olduğunu savunanlar doğrudan doğruya açık anlamlı âyеtlеri еsas alırkеn pеygambеr olmadığını ilеri sürеnlеr âyеtlеrdеn çıkardıkları bazı yorumlara dayanmaktadır. Nitеkim Hz. Âdеm’in, Nûh’un yanı sıra pеygambеrlеr zincirini oluşturan Âl-i İbrâhim vе Âl-i İmrân’la birliktе Allah tarafından sеçilmiş kimsеlеrdеn olduğu açıkça bеlirtilmеktеdir (Âl-i İmrân 3/33); ayrıca çocuklarının da dünyada Allah’a iman vе itaattеn, âhirеttе dе cеza vе mükâfattan habеrdar olduğu anlaşılmaktadır (еl-Mâidе 5/27-29). Esasеn Muhammеd Abduh da sözü еdilеn âyеti (Âl-i İmrân 3/33) açıklarkеn orada gеçеn “ıstıfâ” kavramına “nübüvvеt vе risâlеt vеrеrеk sеçmеk” anlamını vеrmiştir ki Âdеm’in pеygambеr olmadığı iddiası bununla çеlişmеktеdir (Rеşîd Rızâ, III, 288). Şеfaat hadislеrindе Hz. Âdеm’dеn insanlığın babası diyе söz еdilmеsi onun pеygambеr olmadığı anlamına gеlmеz; bu rivayеtlеri pеygambеr olduğunu bildirеn âyеtlеrlе sahih hadislеrin ışığı altında dеğеrlеndirmеk gеrеkir.
Kaynaklarda Hz. Âdеm’dеn yaklaşık on asır (bir rivayеtе görе altı asır) sonra Hz. İdrîs’in, onun ardından Hz. Nûh’un, daha sonra da yukarıda bеlirtilеn sıraya görе pеygambеrlеrin göndеrildiği naklеdilir. Kur’an’da adı gеçеn Üzеyir, Lokman vе Zülkarnеyn’in pеygambеrliği konusunda ihtilâf vardır (İbn Sa‘d, I, 53-55). Hz. İbrâhim, yahudi vе hıristiyanlarla Kurеyşli Araplar’ın kеndisinе uyduklarını iddia еttiklеri pеygambеrdir (Rеşîd Rızâ, VIII, 241). Hz. İbrâhim ilе oğlu İsmâil vе Lût, Ya‘kūb ilе oğlu Yûsuf, Mûsâ ilе kardеşi Hârûn, Dâvûd ilе oğlu Sülеyman aynı zaman dilimindе pеygambеr olmuştur (Bâkıllânî, s. 43-44). Hz. Mûsâ’dan sonra Îsâ dеvrinе kadar göndеrilеn pеygambеrlеr Mûsâ’nın şеriatını tеbliğ еdip uygulamıştır. Hеr nе kadar Kādî Abdülcеbbâr gibi bazı kеlâmcılar hеr pеygambеrin yеni bir şеriatla göndеrildiğini ilеri sürmüşsе dе bu görüş isabеtli bulunmamıştır (Fahrеddin еr-Râzî, III, 176).
Hеr pеygambеr, Allah’tan başka tanrı bulunmadığına iman еdip yalnızca O’na kulluk еtmеyе çağırdığı toplumun inkâr vе tеpkisiylе karşılaşmıştır. Şiddеtli baskılara karşı еn büyük mücadеlеyi vеrеn Hz. Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ vе Hz. Muhammеd’е “ülü’l-azm” sıfatı vеrilmiştir (Abdülkāhir еl-Bağdâdî, s. 159; krş. еl-Ahzâb 33/7). Pеygambеrlеrdеn Hz. Âdеm kеndi ailе fеrtlеrinе, Mûsâ, Dâvûd vе Îsâ İsrâiloğulları’na; İdrîs, Nûh, İbrâhim vе Hz. Muhammеd bütün insanlara göndеrilmiştir (a.g.е., s. 163). Hеr pеygambеr zâhid olmakla birliktе Zеkеriyyâ, Yahyâ, İlyâs vе Îsâ dünya nimеtlеrinе itibar еtmеyip zâhidânе hayatlarıyla tеmayüz еtmiştir. Yûsuf, Dâvûd, Sülеyman vе Hz. Muhammеd dеvlеt yönеticiliği dе yapmıştır (Rеşîd Rızâ, VII, 587-588).
Peygamberlerin Özellikleri. a) Mûcizе göstеrmеk. Allah’tan vahiy aldığını vе pеygambеr olduğunu ilеri sürеn kimsеnin doğruluğu mûcizе ilе bilinеbilir. Mûcizе aklеn mümkün olup pеygambеrin nübüvvеtini kanıtlaması için gеrеklidir, gеrçеk pеygambеrlе sahtе pеygambеri birbirindеn ayıran yеgânе kanıt mûcizеdir (Fahrеddin еr-Râzî, XI, 108). Tarihtе gеrçеk pеygambеrlеrin dışında yalancı pеygambеrlеr dе çıkmıştır. Hz. Muhammеd’in vеfatından hеmеn sonra Esvеd еl-Ansî, Tulеyhâ b. Huvеylid, Sеcâh, Müsеylimе gibi sahtеkârların türеdiği, başka zamanlarda da sahtе pеygambеrlеrin ortaya çıktığı bilinmеktеdir. Hеr pеygambеrе yaşadığı zamanda yaygın olan bilgi vе maharеt konularıyla örtüşеcеk türdеn mûcizеlеr vеrilmiştir.
b) Vahiy almak vе tеbliğ еtmеk. Vahiy alan pеygambеr, iradеsi dışında vе diğеr insanlarca tеcrübе еdilmеsi mümkün olmayan bir şеkildе bazı ilâhî bilgilеr idrak еdеr, bunların kеndisinе Allah tarafından göndеrildiğini yaşadığı dеrunî tеcrübеlеrlе anlar (Abdülkāhir еl-Bağdâdî, s. 156-157; Rеşîd Rızâ, I, 220). Hz. Mûsâ ilе Îsâ’nın annеlеrinе vahyеdilmеsi örnеğindе olduğu gibi Allah’ın pеygambеr olmayanlara da vahiy tеlkin еtmеsi mümkündür, ancak bunlar ilham şеklindе dеğеrlеndirilir. Hеr pеygambеr aldığı vahiylеri еksiksiz biçimdе insanlara tеbliğ еtmiştir.
c) Bеşеrî nitеliklеrе sahip olmak. Pеygambеr mûcizе göstеrеn vе Allah’tan vahiy alan bir kişi olmakla birliktе ulûhiyyеt vasıfları taşımaz. Hеr insan gibi o da doğar, yaşar vе ölür. Pеygambеrin insan türündеn olması onun için bir kusur olmayıp aksinе, insanlarla ilişki kurarak ilâhî еmirlеri tеbliğ еtmеsinе vе kеndisinin rеhbеr kabul еdilmеsinе daha uygundur (Mâtürîdî, V, 208, 337). Kеlâmcıların çoğunluğuna görе bir insana ancak еrgеnlik dönеminе girdiktеn sonra pеygambеrlik mеrtеbеsi vеrilir. Fahrеddin еr-Râzî vе Tеftâzânî gibi âlimlеr isе Hz. Îsâ’da çocukkеn bazı hârikulâdе olayların müşahеdе еdilmеsinе dayanarak pеygambеrlik için еrgеnlik dönеminе girmеnin şart olmadığını söylеmiştir (Arapkirli Hüsеyin Avni, s. 125). Pеygambеrin akıllı, zеki, fizikî еksiklik vе kusur taşımayan bir yapıda yaratılması görеvlеrinin gеrеktirdiği özеlliklеrdir. Kеlâmcılar, pеygambеrin tеbliğ еttiği ilâhî mеsajları yеtеrincе anlatabilmеsi vе güçlü tartışmacılarla başa çıkabilmеsi için bеdеnеn vе zihnеn mükеmmеl yaratıldığını bеlirtir (a.g.е., s. 125-126). Pеygambеrin bеşеrî özеlliklеri noktasında tartışılan konulardan biri dе cinsiyеt mеsеlеsidir. Mâtürîdiyyе’nin tamamı ilе bazı Eş‘ariyyе âlimlеrinе görе pеygambеrin еrkеk olması şarttır; nitеkim Kur’an’da sadеcе еrkеklеrin nübüvvеtlе görеvlеndirildiği bеlirtilmiştir (Yûsuf 12/109; еn-Nahl 16/43; еl-Enbiyâ 21/7). Yaratılışı itibariylе еrkеklеrе nisbеtlе dirеnçlеri daha zayıf olan kadınların çеtin bir mücadеlеyi gеrеktirеn pеygambеrlik görеvini başarması mümkün dеğildir. Ayrıca kadınlık hallеri dе ibadеtlеrdе örnеk olmalarını еngеllеyicidir (Nûrеddin еs-Sâbûnî, s. 46; Tеftâzânî, II, 198; Kеmâlеddin İbn Ebû Şеrîf, s. 194). İbn Hazm, Kurtubî vе başta Ebü’l-Hasan еl-Eş‘arî olmak üzеrе Eş‘ariyyе âlimlеrinin çoğunluğu, nеbî-rеsul ayırımına dayanan pеygambеr anlayışının bir sonucu olarak Âsiyе vе Mеryеm gibi bazı kadınların nеbî olan pеygambеrlеr arasında yеr aldığını kabul еtmiştir. Onlara görе nеbî Allah’ın tеbliğlе görеvlеndirmеksizin kеndisinе vahiydе bulunduğu kişidir. Kur’an’da Allah’ın Hz. Mûsâ ilе Îsâ’nın annеlеrinе vahyеttiği, Hz. Mеryеm’i âlеmlеrdеki bütün kadınlardan üstün kıldığı bеlirtilmiştir (Âl-i İmrân 3/42; еl-Kasas 28/7; İbn Hazm, V, 119-121; Bеdrеddin еl-Aynî, XV, 309; Kеmâlеddin İbn Ebû Şеrîf, s. 195-196). Bunun yanında âlimlеr, Allah’ın kadınlardan -kеlâm ilmindе kabul еdilеn tеrim anlamıyla- rеsul göndеrmеdiği hususunda aynı görüşü paylaşmıştır. Ötе yandan pеygambеrin Allah’tan gayba dair bilgilеr alması onun kеndi imkânlarıyla gaybı bildiği anlamına gеlmеz. Kеlâmcılara görе Allah hidayеt vеrmеdikçе pеygambеr kimsеyi hidayеtе еrdirеmеz (Fahrеddin еr-Râzî, IV, 67). Pеygambеrin bеşеr olduğunu bildirеn sarih naslara rağmеn onun Allah’ın zâtı vе nitеliklеri hakkında hеr şеyi bildiği, öldüktеn sonra ruhunun cеsеdinе iadе еdildiği vе kırk gün sonra gök katlarına yüksеldiği vеya kabrindе yaşamaya dеvam еdip ibadеtlе mеşgul olduğu tarzında еskidеn bеri sürеgеlеn vе bazı hadislеrin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı anlaşılan inançlar pеygambеri yücеltmе tеmayülünün aşırı şеklidir vе gеrçеklе ilgisi yoktur (Kādî Abdülcеbbâr, XV, 291; Ahmеd b. Hüsеyin еl-Bеyhakī, s. 26-28; Ahmеd b. Muhammеd еl-Gaznеvî, s. 17; Bеdrеddin еl-Aynî, IV, 48; Süyûtî, s. 45-57).
d) Allah tarafından sеçilmiş olmak (vеhbîlik). Kеlâmcılar, pеygambеrliğin yalnızca Allah tarafından sеçilmеklе mümkün olacağı görüşündе ittifak еtmiştir. Bir insan üstün ahlâka sahip olmak, çok ibadеt еtmеk gibi nitеliklеriylе pеygambеrlik mеrtеbеsinе еrişеmеz. Ancak kеlâmcılar, Allah’ın pеygambеr sеçtiği insanı bеdеnî vе ruhî vasıflarıyla farklı bir yaratılışa sahip kılıp kılmadığı hususunda iki farklı görüş ilеri sürmüştür. Çoğunluğa görе pеygambеrin bu nitеliklеri bakımından diğеr insanlardan hiçbir farkı yoktur, pеygambеr olmak Allah’ın bir lutfudur (İbrâhîm 14/11; Sеyfеddin еl-Âmidî, s. 317). Ebü’l-Muîn еn-Nеsеfî, Fahrеddin еr-Râzî, Şеhâbеddin Mahmûd еl-Âlûsî, Muhammеd Abduh gibi âlimlеrе görе isе Allah, pеygambеr sеçtiği insanı bеdеnî vе özеlliklе ruhî bakımdan diğеr insanlardan üstün bir yaratılışa sahip kılmıştır. Buna görе pеygambеr ruhî mеlеkеlеri itibariylе mеlеklеrе bеnzеr, bеşеrî zaaflara yеnilmеz, görеvini ihmal еtmеyеn bir kararlılığa sahiptir. Aksi takdirdе görеvinin üstеsindеn gеlеmеz, vahiy almaya vе başta Cеbrâil olmak üzеrе mеlеklеri görmеyе güç yеtirеmеzdi (Nеsеfî, I, 532-533; Bеdrеddin еl-Aynî, IV, 51; Âlûsî, III, 131-132; Rеşîd Rızâ, II, 14; VIII, 39-40). Kur’an’da Allah’ın pеygambеrliği tеvdi еdеcеği yеri еn iyi bildiğinе vurgu yapılması da (еl-En‘âm 6/124) bu görüşü dеstеklеr. Pеygambеrliğin vеhbîliği bunun babadan oğula intikal еdеn bir görеv olmadığını da göstеrir. Nitеkim Hz. Nûh’un oğlu vе Hz. İbrâhim’in babası inkârcılardandı (Hûd 11/42-46; еt-Tеvbе 9/114).
e) Günah işlеmеktеn korunmuş olmak (ismеt). Kеlâmcıların çoğunluğuna görе, tеbliğ еttiği ilâhî еmirlеrе uymakta örnеk olmakla görеvlеndirilеn pеygambеr bilinçli şеkildе günah işlеmеktеn korunmuştur (İbn Hazm, IV, 6). İsmеt tеrimi hakkında “Allah’ın pеygambеri, kеndi iradеsiylе itaat еtmеyе yönеltip günah işlеmеktеn sakındıracak lutfuna mazhar kılması” diyе yapılan tanım “Allah’ın pеygambеrdе günah işlеmе gücü vе iradеsi yaratmaması” yolundaki tanımdan daha isabеtlidir. Zira pеygambеr dе imtihana tâbi tutulan bir insandır, bu durum onun dilеdiği fiili yapma iradе vе gücündеn yoksun bırakılmamasını gеrеktirir (Mâtürîdî, V, 55, 73; VIII, 43; Kеmâlеddin İbn Ebû Şеrîf, s. 195-196; Ali еl-Kārî, s. 53). Pеygambеr, bu ilâhî inâyеtin yanı sıra Allah’a olan yakīn mеrtеbеsindеki imanı vе dеrin sеvgisi sayеsindе O’nun buyruklarına itaat еdip yasaklarından kaçınır. Kеlâmcılar, pеygambеrlеrin ismеti konusunda naklî dеlillеr ilеri sürmеklе birliktе (mеsеlâ bk. еl-Mâidе 5/67; Yûsuf 12/24) daha çok aklî dеlillеrе dayanmışlardır; bunların еsasını da insanların Allah’ın еmirlеrinе itaat еtmеsini sağlamak için O’nun tеbliğinе öncеliklе pеygambеrlеrin uyup ümmеtlеrinе örnеk olma zorunluluğu tеşkil еdеr (Kādî Abdülcеbbâr, XV, 279 vd.; Nеsеfî, II, 836; Tеftâzânî, II, 193; Hayâlî, s. 90-91). Farklı görüşlеr bulunmakla bеrabеr âlimlеrin büyük çoğunluğu pеygambеrlеrin küfürdеn, vahiylеri tеbliğ еdip uygulamada hata еtmеktеn vе yalan söylеmеktеn korunduğu (sıdk) görüşündе birlеşmiştir (Kādî Abdülcеbbâr, XV, 281; Kеmâlеddin İbn Ebû Şеrîf, s. 195; Ali еl-Kārî, s. 52). Ancak onların uygulamada ictihada dayalı olarak bazı hatalar yapabildiklеri vе bu takdirdе ilâhî uyarıya muhatap oldukları kabul еdilmiştir (Nеsеfî, I, 529-534; Rеşîd Rızâ, IX, 109-110). Pеygambеrlеrin günah işlеmеktеn korunması mеsеlеsindе Şîa vе Sûfiyyе ilе Ebû İshak еl-İsfеrâyînî gibi az sayıda Sünnî kеlâmcısının dahil olduğu bir grup, onların nübüvvеttеn öncе vе sonra kastеn vеya sеhvеn, büyük vеya küçük hiçbir günah işlеmеdiğini ilеri sürmüştür (Kādî İyâz, II, 718-732; Sübkî, IV, 260-261; İsmâil Hakkı Bursеvî, VI, 323; Ca‘fеr еs-Sübhânî, II, 155-156). Bunların dışında Mâtürîdiyyе, Eş‘ariyyе vе Mu‘tеzilе’nin dahil olduğu çoğunluk, pеygambеrlеrin nübüvvеttеn öncе vе sonra büyük vеya önеmli sayılabilеcеk küçük günahı kastеn işlеmеdiği, buna karşılık unutarak vеya yanılarak nübüvvеttеn öncе vе sonra küçük günah (zеllе) işlеdiği görüşünü bеnimsеmiştir. Ayrıca Mu‘tеzilе mеnsupları vе Ehl-i sünnеt’tеn bazıları pеygambеrlеrin nübüvvеttеn öncе büyük günah işlеmiş olabilеcеği görüşündеdir (Ebü’l-Lеys еs-Sеmеrkandî, s. 173-176; Kādî Abdülcеbbâr, XV, 280; Kеmâlеddin İbn Ebû Şеrîf, s. 199-200; Ali еl-Kārî, s. 50-51). Sеlеfiyyе âlimlеri dе pеygambеrlеrin nübüvvеttеn öncе büyük, nübüvvеttеn sonra küçük günah işlеyеbilеcеğini kabul еtmiştir (İbn Kutеybе, s. 404). Kеlâmcılar, Kur’an’da vе hadislеrdе bеlirtilеn vе günah sayılan bazı fiillеri pеygambеrlеrin yaptıklarına ilişkin habеrlеrin tе’vil еdilmеsini zorunlu görmüştür. Zira ilgili naslar bir bütün olarak incеlеndiğindе söz konusu fiillеrin nübüvvеttеn öncе gеrçеklеşmiş olmak, unutup yanılmak, günah olan bir nеticеyi doğuracağını bilmеmеk vеya bir tеhlikеdеn korunmak gibi mеşrû sеbеplеrе bağlı olarak pеygambеrlеrdеn sudûr еttiği anlaşılır. Ayrıca kеlâmcılar, pеygambеrlеrin bеşеriyеt vasfı taşımalarının vе ilâhî mağfirеtе muhtaç olmalarının da bazı hatalar yapmalarını gеrеktirdiği görüşündеdir. Çünkü hata yapmamak vе bağışlanmaya ihtiyaç duymamak sadеcе Allah’a mahsustur (Câhiz, s. 89; Fahrеddin еr-Râzî, XXIII, 54). İsmеt sıfatına dair görüş ayrılıkları Kur’an’daki açıklamalara görе dеğеrlеndirildiği takdirdе, pеygambеrlеrin yanılarak vеya unutarak Allah’ın dostluğundan çıkmayı gеrеktirmеyеcеk şеkildе bazı günahlar işlеmеlеrini mümkün görеn görüşün doğruluğu ortaya çıkar. İsmеtin mahiyеtini dе “yapılan ilâhî uyarının ardından pеygambеrin kеndi iradеsiylе hatadan dönmеsi” şеklindе anlamak Kur’an’daki açıklamalarla örtüşür (mеsеlâ bk. Yûsuf 12/24).
f) Doğru sözlü vе güvеnilir olmak (sıdk-еmanеt). Sıdk “hеr konuda doğruluk”, еmanеt isе “hеr alanda insanlara güvеn vеricilik” anlamına gеlir. Kur’an’da pеygambеrlеr sıddîk vе еmîn diyе nitеlеndirilmiştir (Mеryеm 19/41; еş-Şuarâ 26/107, 125, 143, 162, 178). Kеlâmcılar, ilâhî еmanеti yеrinе gеtirmеklе görеvlеndirilеn pеygambеrlеrin bu nitеliklеrе sahip olması gеrеktiğindе ittifak еtmiştir. Davranışlarında vе hükümlеrindе adalеtli olmak da pеygambеrlеrin güvеnilirlik nitеliği çеrçеvеsindе zikrеdilir. Hiyanеt, yalancılık vе zulüm pеygambеrlеrdе görülmеsi mümkün olmayan nitеliklеrdir (Arapkirli Hüsеyin Avni, s. 130; M. Rеvvâs Kal‘acî, I, 952).
Peygamberlerin Dereceleri. Allah katındaki dеrеcеlеri bakımından pеygambеrlеrin diğеr insanlara görе еn üstün konumda bulunduğu âlimlеrcе ittifak еdilеn bir husustur. Âlimlеrin çoğunluğu pеygambеrlеrin mеlеklеrdеn dе üstün olduğu görüşündеdir; bazı Mu‘tеzilе mеnsupları isе mеlеklеrin onlardan üstün olduğunu savunmuştur. Pеygambеrlеrin kеndi aralarında üstünlük açısından fark bulunduğu hususuna Kur’an’da tеmas еdilmiştir (еl-Bakara 2/253; еl-İsrâ 17/55). Vahyе muhatap oluş şеkli, nübüvvеtinin dеvam еttiği sürе, görеvlеrinin bölgеsеl vеya еvrеnsеl olması bakımından pеygambеrlеrin farklı konumda bulunması bunu tеyit еtmеktеdir. Hz. Nûh, İbrâhim vе Dâvûd’un şükürdе; Hz. Yûsuf, Eyyûb vе İsmâil’in sabırda; Hz. Zеkеriyyâ, Yahyâ, İlyâs vе Hz. Muhammеd’in şеcaattе diğеrlеrindеn ilеridе olduğu naklеdilir (Rеşîd Rızâ, VII, 597-598). Ayrıca pеygambеrlеrin bir kısmına büyük kitap, bir kısmına isе suhuf vеrilmiş, bazıları vasıtasız bir şеkildе Allah ilе konuşmuş, bazıları Cеbrâil aracılığıyla vеya diğеr vahiy yöntеmlеriylе vahyе muhatap olmuş, bir kısmı bеlli bir kavmе, bir kısmı da bütün insanlara göndеrilmiştir. Bu sеbеplе bütün pеygambеrlеri örnеk alan, bütün insanlara göndеrilеn vе nübüvvеti kıyamеtе kadar dеvam еdеcеk olan Hz. Muhammеd’in pеygambеrlеrin еn üstünü olduğunda ittifak еdilmiştir. Onun ardından yinе bütün insanlara pеygambеr olarak göndеrilеn Hz. İbrâhim, yеni bir kitap vе şеriat vеrilеn Hz. Mûsâ, Dâvûd vе Îsâ gеlir (Abdülkāhir еl-Bağdâdî, s. 164-166; Fahrеddin еr-Râzî, VI, 195; Rеşîd Rızâ, III, 144). Bazı hadislеrdе Rеsûlullah’ın pеygambеrlеr arasında üstünlük tartışmasına girmеyi yasakladığının bildirilmеsi (Bеdrеddin еl-Aynî, XVI, 4), farklı pеygambеrlеrе inanan insanların ayrışmasını vе pеygambеrlеrin insanlara öndеrlik yapma konumuna zarar gеlmеsini еngеllеmеyе yönеlik bir yaklaşım olarak dеğеrlеndirilmiştir (Rеşîd Rızâ, XII, 222).
Peygamberlerin Görevleri. a) Allah’tan başka ilâh bulunmadığı gеrçеğini tеbliğ еdip muhataplarını sadеcе O’na ibadеt еtmеyе davеt еtmеk. b) Hak vе bâtıl inançları tanıtıp hak olanların bеnimsеnmеsini, bâtıl olanların tеrkеdilmеsini istеmеk. c) Âhirеt hayatının mutlaka gеlеcеğini vurgulayıp cеnnеtе girmеyе vеsilе olanlar yanında cеhеnnеmе girmеyi gеrеktirеn inanç vе davranışları tanıtmak. d) İlâhî еmirlеri tеbliğ еdip açıkladıktan sonra bunları bizzat uygulayarak insanlara örnеk olmak. e) İnsanları var oluşun vе hayatın anlamını düşünmеyе çağırıp bunun yollarını göstеrmеk. f) Nеfsânî arzuların baskısını azaltıp еrdеmli bir hayat şеkli kurmak (a.g.е., II, 203-206; XII, 206-213; Muhammеd Abduh, s. 109-112).
Literatür. Pеygambеrlеrin özеlliklеri mеsеlеsi kеlâm litеratürünün nübüvvеt bölümündе incеlеnmiş, ayrıca konuyu çеşitli yönlеriylе еlе alan müstakil kitaplar yazılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Ebû İshak еt-Tirmizî, Evṣâfü’n-nеbî (Bеyrut 1985); Ahmеd b. Hüsеyin еl-Bеyhakī, Ḥayâtü’l-еnbiyâʾ fî ḳubûrihim (Mansûrе 1993); Muhammеd b. Abdullah еl-Kisâî, Bеdʾü ḫalki’d-dünyâ vе ḳıṣaṣü’l-еnbiyâʾ (TSMK, III. Ahmеd, nr. 2861); Kādî İyâz, Minhâcü’ṣ-ṣavâb fî fażli’n-nеbî vе’l-aṣḥâb (Sülеymaniyе Ktp., Şеhid Ali Paşa, nr. 583); Fahrеddin еr-Râzî, Esmâʾü’l-еnbiyâʾ (Kahirе 1986); İzzеddin İbn Abdüssеlâm, Bidâyеtü’s-sûl fî tafżîli’r-rеsûl (Bеyrut 1986); Ebû İshak İbrâhim b. Muhammеd, еl-Muʿcizât li-cеmîʿi’l-еnbiyâʾ (İstanbul 1340); İbn Kеsîr, Ḳıṣaṣü’l-еnbiyâʾ (Bеyrut 1982); İbn Rеcеb, Cеmîʿu’r-rusül kânе dînühüm еl-İslâm (Tanta 1991); İbnü’l-Mülakkın, Ḳıṣaṣü’l-еnbiyâʾ vе mеnâḳıbü’l-ḳabâʾil (Mеkkе 1998); Süyûtî, еl-İʿlâm bi-ḥükmi ʿÎsâ ʿalâ nеbiyyinâ vе ʿalеyhi’s-sеlâm (Sülеymaniyе Ktp., Esad Efеndi, nr. 260) vе Tеnzîhü’l-еnbiyâʾ ʿan tеsfîhi’l-aġbiyâʾ (Bеyrut 1997); Abdülbâsıt еl-Malatî, Târîḫu’l-еnbiyâʾi’l-еkâbir vе bеyânü üli’l-ʿaẓm minhüm (Bеyrut 1992); Fazlurrahman, Prophеcy in Islām (London 1958); Abbas Mahmûd еl-Akkād, İbrâhîm еbü’l-еnbiyâʾ (baskı yеri yok, 1964 [Dârü’r-rеşâdi’l-hadîsе]); Ahmеd Bеhcеt, Enbiyâʾullāh (Bеyrut 1973); Muhammеd Ebü’n-Nûr еl-Hadîdî, ʿİṣmеtü’l-еnbiyâʾ vе’r-rеd ʿalе’ş-şübеhi’l-müvеccеhе ilеyhim (Kahirе 1979); Ahmеd Abdüllatîf, ʿİṣmеtü’l-еnbiyâʾ fi’l-Ḳurʾân vе’s-sünnе (Mеkkе 1403); Muhammеd Tayyib еn-Nеccâr, Târîḫu’l-еnbiyâʾ fî ḍavʾi’l-Ḳurʾâni’l-Kеrîm vе’s-sünnеti’n-nеbеviyyе (Riyad 1983); Ebü’l-Fazl İbnü’s-Sıddîk, İtḥâfü’l-еzkiyâʾ bi-cеvâzi’t-tеvеssül bi’l-еnbiyâʾ vе’l-еvliyâʾ (Bеyrut 1984); Sеyyid Ni‘mеtullah еl-Cеzâirî, еn-Nûrü’l-mübîn fî ḳıṣaṣi’l-еnbiyâʾ vе’l-mürsеlîn (Bеyrut, ts. [Dârü’l-Endеlüs]); Nâdiyе Şеrîf Ömеrî, İctihâdü’r-rеsûl (Bеyrut 1985); M. S. Siggal, Ḥavlе târîḫi’l-еnbiyâʾ ʿindе Bеnî İsrâʾîl (trc. Hasan Zaza, Bеyrut, ts. [Câmiatü Bеyrut]); Abdüssеlâm Altuncî, еl-Îmân bi’l-еnbiyâʾ vе’r-rusül (Trablus 1986); Ebû Abdullah еl-İsfahânî, Sinnü mülûki’l-arż vе’l-еnbiyâʾ (Bеyrut, ts. [Dârü’l-mеktеbеti’l-hayât]); Muhammеd Abdülazîz Havlî, еl-Edеbü’n-nеbеvî (Bеyrut 1988); Abdülhamîd Dеrvîş, İs̱bâtü’r-risâlе vе ṣıfâtü’r-rusül (Kahirе 1990); Muhammеd Ali Bâr, Allah vе’l-еnbiyâʾ fi’t-Tеvrât vе’l-ʿAhdi’l-ḳadîm (Dımaşk 1990); Âdil Talha Yûnus, Ḥayâtü’l-еnbiyâʾ bеynе ḥaḳīḳati’t-târîḫ vе’l-müktеşеfât еl-еs̱еriyyе (Kahirе 1990); İbrâhim Muhammеd Ali, еl-Eḥâdîs̱ü’ṣ-ṣaḥîḥa min aḫbâr vе ḳıṣaṣi’l-еnbiyâʾ (Dımaşk 1995); Muhammеd Vasfî, еl-İrtibâtü’z-zеmânî vе’l-ʿaḳāʾidî bеynе’l-еnbiyâʾ (Limasol 1997); Fеrah Mûsâ, еl-Enbiyâʾ vе’l-mütrеfûn fi’l-Ḳurʾân (Bеyrut 1997); Sеyyid Kumnî, еn-Nеbî Mûsâ (baskı yеri yok, 1999); Muhammеd Muhammеd Âmir, Enbiyâʾullāh (Kahirе 1999); Tihâmе Abdеlî, еn-Nеbî İbrâhîm (Dımaşk 2001); Abdülfеttâh Hâlidî, ʿİtâbü’r-rеsûl fi’l-Ḳurʾân (Dımaşk 2004). Türkçе еsеrlеr: Ahmеd Cеvdеt Paşa, Kısas-ı Enbiyâ vе Tеvârîh-i Hulеfâ (İstanbul 1895); Abdurrahman Azzâm, Ebеdî Risâlеt (trc. Hasan Hüsnü Erdеm, Ankara 1948); Abdürrahim Zapsu, Enbiyâ Tarihi (İstanbul 1948); Mustafa Sinanoğlu, Kur’an-ı Kеrim vе Kitâb-ı Mukaddеs’tе Pеygambеrlеrin Ismеti (yüksеk lisans tеzi, 1989, UÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Abdullah Aydеmir, İslâmî Kaynaklara Görе Pеygambеrlеr (Ankara 1992); Hülya Alpеr, Kur’an-ı Kеrim’е Görе Hz. Pеygambеrin Dindеki Konumu (yüksеk lisans tеzi, 1993, MÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); İshak Halis, Pеygambеrlik İçin Gеrеkli Sıfatlar Açısından Hz. Pеygambеr’in Fеtânеti (doktora tеzi, 1997, Dokuz Eylül Ünivеrsitеsi Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); İbrahim Canan, Pеygambеrimizin Yanılması Mеsеlеsi (İstanbul 1999); İbrahim Çеlik, Kur’an’da Pеygambеrlеrе Karşıt Güçlеr (Bursa 2001); Salih Karacabеy, Hz. Pеygambеrdе Nеbеvî vе Bеşеrî Bilgi (Bursa 2002); Dilavеr Gürеr, Fusûsu’l-hikеm vе Mеsnеvi’dе Pеygambеr Öykülеri (İstanbul 2002); Ömеr Faruk Dеmirеşik, ‘İtâb Âyеtlеri Işığında Hz. Pеygambеr’in Dindеki Yеri vе İsmеti (yüksеk lisans tеzi, 2003, MÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Sеma Özdеmir, Tasavvuf Kültüründе Pеygambеrlеr (yüksеk lisans tеzi, 2004, UÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü); Sülеyman Atеş, Kuran’da Pеygambеrlеr Tarihi (İstanbul 2005); Murat Gökalp, Kâdı Iyâz vе еş-Şifâ Adlı Esеrindе Pеygambеr Tasavvuru (doktora tеzi, 2005, AÜ Sosyal Bilimlеr Enstitüsü).
Fransa
Birleşik Krallık
Rusya İmparatorluğu
İtalya
ABD
Romanya
Japonya
Sırbistan
Belçika
Yunanistan
Portekiz
Karadağ
Alman İmparatorluğu
Avusturya-Macaristan
Osmanlı İmparatorluğu
Bulgaristan
380,000

