Anasayfa » Hz Ömer deprem ile ilgili hadisler

Hz Ömer deprem ile ilgili hadisler

Hz. Ömer yere asasıyla vurmuş deprem son bulmuş, bu doğru mu?

Değerli kardeşimiz,

1. Deprem Olayı

İlgili rivayet şöyledir:

Bu rivayetin sıhhati konusunda bir bilgi bulamadık.

2. Nil Nehri Olayı

Bu olayın sıhhati tartışılmakla beraber şöyle nakledilir:

Rivayet edildiğine göre Mısır’daki Nil Nehri, Cahiliye çağında, her yıl bir defa akmaz ve dururmuş. Derken ona, güzel bir kız kurban ederlermiş. İslamiyet gelince, Amr İbnu’l-As, bu hadiseyi Hz. Ömer’e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer de bir “Ey Nil, eğer Allah’ın emri ile akacaksan, ak! Yok eğer, kendi buyruğunla akacaksan, bizim sana ihtiyacımız yok.” şeklinde bir mektup yazar. Bu mektup suya atılır ve Nil nehri daha ilk gece dolup taşarak toprağı bereketlendirdiğine oradakiler hep beraber şahit olurlar. (Razi, Mefatih, Kehf suresi 19. Ayetin tefsiri)

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Zekeriya aleyhisselamın Hz. Meryem’in yanına her gidişinde çeşit çeşit meyveler (kışın yaz ve yazın da kış meyveleri) görmesi (Al-i İmran, 3/37) ve Hızır kıssası (Hz. Musa ile yolculuk esnasında Hızır önce gemiyi delmiş, sonra çocuğu öldürmüş en sonunda da kendilerini misafir etmeyen ahalinin yıkılacak duvarını düzeltmişti) (Kehf, 18/60,82) gibi olaylar, kerametin hak olduğuna delil gösterilir.

Ayrıca;

– Benî İsrail’den Cüreyc adlı bir velinin işaretiyle beşikteki çocuğun konuşması, (bk. Buhari, Enbiya. 48; Müslim, Birr, 8)
– Hz. Ebu Bekir’in üç kişi için hazırladığı yemeğin bereketlenmesi ve artması, (bk. Buhari, Edeb, 88; Müslim, Eşribe, 176)
– Hz. Ömer’in, Nihavend’de savaşan ve düşman tarafından kuşatılan Sariye isimli kumandanına Medine’den seslenerek “Dağa çekil, dağa!” diye sesini duyurması da (bk. Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2/532)
keramet olarak kabul edilmektedir.

İslam’da keramet hak olarak kabul edilmiş, fakat önemi fazla abartılmamıştır. Çünkü esas olan istikamettir. Bu sebepten istikamet daima kerametten üstün tutulmuştur.

Nitekim, Sehl b. Abdullah b. et- Tüsterî, “En büyük keramet, kötü bir huyu iyi bir huyla değiştirebilmektir.” demiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

– Evliyanın keramet göstermesini ayet ve hadislerle açıklar mısınız …

DİN İLE İLİM ÇELİŞMEZ   

Biz Müslümanlar depremi de, her türlü semavî afeti de, düşüp burnumuzun kanamasını da imanla okuyoruz. Dinsizce veya ateistçe okumuyoruz. Bu bizim imanımızın bir şiarıdır. Müslüman olduğumuzun da göstergesidir. Aksi takdirde dinsiz ve imansız bir okuma bizi vasfetmediği gibi, gerçekleri ifade etmekten de, bize huzur vermekten de uzaktır.

Din ile ilim çelişir mi? İman etmek ile tedbir almak birbirine tezat mıdır?

Hayır! Ne din ile ilim çelişir! Ne iman etmekle tedbir almak birbirine tezattır!

Meselâ rasathane kurmak ve göklerin ve yerlerin hareketlerini gözlemlemek, sismik araştırmalar yapmak, fay hareketlerini izlemek, fayların karakterine göre bazı tesbitlerde ve hatta tahminlerde bulunmak, önlenebilecek facialar varsa insanları erkenden uyarmak, insanları tedbir almaya çağırmak, depremden korunmak için insanları evini sağlam yapmaya ve malzemeden çalmamaya dâvet etmek dinsizce işler değildir. Dine inanmak bunları yapmaya engel değildir. Bilâkis İslâmiyet bunları emreder. Ve bunlar yapılmadığında sorumluluğu Allah’a değil, insana verir.

Gerçekleri doğru görmek için bilim insanlarının dinsiz olması veya dindar insanların bilimi dışlaması gerekmiyor. Bu ayırım son yüzyıla mahsus gerçek dışı bir algı olarak tarihe geçecektir.

DÜŞÜNCELERİMİZ MADDEYİ ETKİLİYOR  

Ahlâkî veya gayr-i ahlâkî yaşayışımızın, müsbet veya menfi duruşumuzun, kavgalarımızın, savaşlarımızın, zulümlerimizin, adaletimizin, merhametimizin, iyiliklerimizin, kötülüklerimizin maddeye, suya, yeryüzüne, fay hattına kadar inen bir derinlikle etki ettiğini bilim önyargısız bir okumayla şimdilerde keşfetmeye başladı. Ancak her şeyi maddede arayan kör gözlü ateist felsefe bunu anlamaz.

Tokyo’da bulunan Hado Enstitüsü’nün başkanı Dr. Masaru Emoto’nun yaptığı su deneyi, dinsiz yaklaşımın ezberini bozdu. Suyun moleküler yapısını ve bu yapıyı etkileyen etkenleri inceleyen Dr. Emoto, suya zihnî birçok uyarıcılar uyguladı. Ve bunları mikroskoplu kamerayla fotoğrafladı. Önce içine bilgi koymadığı damlaların, ardından da bilgi koyulan damlaların fotoğraflarını çekti.

Şöyle ki: Fujivara Barajı’ndan aynı örnekten su aldı ve şişelere koydu. Bazı etiketlere bilgiler yazarak şişelere yapıştırdı. Bu şişeleri bir gece bekletti. Sonuç şaşırtıcıydı. “Chi Of Love” (Sevginin gücü) yazdığı suyun kristali harkaydı. “Thank you” (Teşekkür ederim) yazdığı suyun kristali büyüleyiciydi. “I will kill you” (Seni öldüreceğim!) yazdığı suyun kristali kirli çamurlu bir görüntü veriyordu. 1

Düşüncelerimiz suyu etkilediğine göre, inanç ve ahlâkî yapımızın, iyiliklerimizin ve kötülüklerimizin suyu, maddeyi ve yeryüzünü nasıl etkilediğini düşünelim. Vücudumuzun ve dünyanın yüzde sekseninin su olduğunu unutmayalım.

YAŞAYIŞIMIZ YERYÜZÜNÜ ETKİLİYOR  

Aslında Peygamber Efendimiz’in (asm) söylediği bundan başka bir şey değildir. Yeryüzünde zina çoğalırsa, zulüm artarsa, ahlâksızlıklar ayyuka çıkarsa, insanların pis menfaatleri için binlerce çoluk çocuk hayattan koparılır ve dünya buna sessiz kalırsa başka ne beklenir? Bunların manevî sıkletini yeryüzü taşıyabilir mi? Eski kavimlerde insanlar isyanda ve kötülüklerde çizgiyi aştığında İlâhî gazabın geldiğini Kur’ân’dan öğreniyoruz.

Hazret-i Ömer (ra) bunu hatırlatıyor.

Said Nursî’nin (ra) dediği de aynen bundan ibarettir.

Yeryüzü, insanoğlunun beğenmediği bir kısım gaflet hallerini ve günahlarının manevî sıkletini taşıyamıyor ve zelzele ile omuz silkiyor, Allah’ın emriyle insanları uyarıyor. Böyle durumlarda zelzeleyi gayesiz ve tesadüfün oyuncağı zannederek insanların can ve mal zayiatını bedelsiz hebaen mensur göstermek ve insanları ümitsizliğe atmak büyük bir hatadır ve zulümden başka bir şey değildir. 2

Oysa böyle afetlerde telef olan can şehit hükmüne, mal ise sadâka hükmüne geçiyor.

Cenab-ı Hak ülkemizi ve âlem-i İslâm’ı maddî manevî afetlerden korusun. Âmin.

Deprem Bir Doğa Olayı Mı Yoksa İlahi Bir Uyarı Mı? – Dr. İyad Kunaybi | Genç Müslümanlar

Dr. İyad Kunaybi’nin Türkiye ve Suriye’deki depremler hakkında bir konuşması…

Esselamu aleykum ve rahmetullah değerli kardeşlerim, “Deprem ilahi bir uyarıdır, günahlarından dolayı insanların başına gelir, belki vazgeçip Rablerine dönerler” dendiğinde bazı insanların “Bu doğru değil” dediğini duyarız. “Deprem çeşitli sebeplerden dolayı meydana gelen bir doğa olayıdır, günahlarla alakası yoktur. Aksine deprem bölgelerinde işlenen günahlardan kat be kat fazlasının işlendiği kafir beldeleri vardır. Deprem insanların günahlarından dolayı vuku bulmuş olsaydı, mülteci kardeşlerimizi yahut Türkiye’deki nispeten daha muhafazakâr şehirleri değil bu kafirleri vururdu.”

Bakın kardeşlerim, öncelikle şunu söylemeliyiz ki, Müslüman Allah’ın sünnetlerini Yüce Kitab’ın da hidayeti ile bütüncül bir şekilde değerlendirir. Allah’ın ayetlerini yahut sünnetlerini birbirleri ile çeliştirmez. “Deprem hadisesi maddi sebeplerden ötürü meydana gelmiştir, Allah’tan gelen bir hatırlatma değildir yahut insanların günahlarıyla alakası yoktur” diyenler bir olayın sadece maddi yahut sadece gaybi bir sebepten ötürü meydana geldiğini zannederler. Allah’ın bollukta ve darlıkta kullarını maddi sebeplerle imtihan ettiğini bilmezler. Halbuki hepsi Allah’tandır. “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (Araf, 54)

Bir olayın hem maddi bir sebebi hem de gaybi bir sebebi olabilir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şûra, 30) Bu musibetlerin maddi sebeplerinin olduğu hepimizce malumdur ama aynı zamanda Allah bunların bizim günahlarımız sebebiyle vuku bulduğunu da söyler. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Seğiren bir göz yahut damar yoktur ki bir günah sebebiyle olmasın. Allah’ın affettikleri ise daha çoktur.”

Suriye’deki ve Türkiye’deki kardeşlerimizden çok daha hayırlı insanların yaşadıkları çağlarda da depremler oldu. Sahih haberde belirtildiği üzere Ömer (r.a) zamanında da bir deprem olmuştu. Ömer (r.a) şöyle dedi: “Ey insanlar, hiç şüphesiz bu deprem sizin yaptığınız bir şeyden ötürü meydana gelmiştir. Canımı elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki tekrar olursa sizinle beraber yaşamam.” Bu sözleri hepimizden çok daha hayırlı olan sahabe ve tabiin efendilerimize söylüyor. Sizin günahlarınızdan dolayı bu deprem oldu, bir kez daha olursa sizden ayrılırım, kendi yoluma giderim, diyor.

Bütün bunlarla birlikte Müslüman, bir olayın kesinlikle şu yahut bu hikmet dolayısıyla vuku bulduğunu söylemez, bu konuda kesin konuşmaz. Örneğin deprem falanca günahlar sebebiyle vuku bulmuştur demeyiz. Müslüman, başına gelen her olayda, kendisini Allah’a sevk edecek ibretler bulur. Bolluk ferahlık anında şükreder, darlık ve sıkıntı anında tevbe eder. Kâinatta vuku bulan her olayın maddi bir sebebi olacağı gibi beraberinde Allah’ın planı ve takdirinde olan gaybi bir sebebin bulunduğunu da bilir.

Değerli kardeşlerim, ikinci sorumuza geçersek; neden bu felaketler kafir insanları vurmuyor? Ki onların günahları afetzede kardeşlerimizin günahlarından kat be kat fazladır. Allah bu soruya şöyle cevap veriyor:  “İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir!” (Ali İmran, 196-197)

Peki bu imtihanlarda sabredip ecirlerini Allah’tan bekleyen kardeşlerimize ne diyeceğiz? Allah Azze ve Celle devamında şöyle buyuruyor: “Fakat rablerine karşı gelmekten sakınanlara, Allah katından bir ikram olarak, altından ırmaklar akan cennetler vardır; orada temelli kalacaklardır. Allah katındaki mükâfat iyi kimseler için daha hayırlıdır.” (Ali İmran, 198) Allah kafirin cezasını öne de alabilir, kıyamet gününe kadar geciktire de bilir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onlara mühlet veriyorum. (Ama) bilin ki cezalandırmam çok çetindir!” (Araf, 183)

Yine başka bir ayette şöyle buyuruyor: “İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Ali İmran, 178) Kardeşlerim dünya imtihan yeridir, karşılık bulma yeri değildir. “Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir.” (Ali İmran, 185)

Üçüncü ve çok önemli bir nokta. Müminin günahları dolayısıyla musibetlere tutulduğunu duyduğumuzda bunu yalnızca Allah’ın cezası imiş ve Allah kullarından intikam almak istiyormuş şeklinde olumsuz bir anlayış ile değerlendirmemeliyiz. Aksine Müslümanın başına gelen sıkıntılar onun için rahmettir, günahlardan temizlenmesi ve derecesinin yükselmesi için birer vesiledir. Bu insanın kalbine sükûnet ve rahatlık veren, onun kalbine sabır gücü veren çok güzel bir hakikattir.

Sahih hadiste Ebu Bekir (r.a) şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın Rasulu, şu ayetten sonra kurtuluş nasıl mümkün olabilir?” Kastettiği ayet ise şu ayettir: “Ne sizin kuruntularınız ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost da yardımcı da bulamaz.” (Nisa, 123) Ebu Bekir (r.a) diyor: “Ey Allah’ın Rasulü, şu ayetten sonra nasıl kurtuluşa erebiliriz? Her işlediğimiz kötülüğün karşılığını görürsek halimiz nasıl olur?” Rasulullah (s.a.v) ise şöyle buyurdu: “Allah seni affetsin Ebu Bekir. Sen hastalanmaz mısın? “Yorulmaz mısın? Üzülmez misin? Sıkıntı çekmez misin?” Ebu Bekir, “Evet” dedi. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “İşte bunlarla karşılığını bulursunuz.”

Yani bu dünyevi acılar ve musibetler kafirlerin aksine sizin, Rabbinize günahlardan arınmış ve tertemiz bir şekilde kavuşmanız için günahlarınızı siler. Felaketler günahlardan dolayı hasıl olur dendiğinde üzülmeyin, aksine bu rahmet ve temizlenme fırsatlarını hatırlayın. Bizim başımıza da onların başına geldiği gibi deprem gelmemesi, bizim onlardan daha hayırlı olduğumuz anlamına gelmez. Hatta belki de Allah’ın onları bizden üstün görmesi anlamına gelir çünkü onları dünyada günahlarından temizler. Dünyadayken afiyette olanlar, kıyamet günü Allah’ın o kullara ikramını gördükçe “Keşke dünyadayken biz de böyle felaketler yaşasaydık” diye temenni edeceklerdir.

Dördüncü olarak kardeşlerim, depremzede kardeşlerimizin çoğu bizim sandığımızdan çok daha hayırlı kimseler. Ama tabii ki aralarında büyük günahları olanlar da var. Musibet geldiği vakit bu iki grubu birbirinden ayırmaz. Sahabe efendilerimiz sordular: “Ey Allah’ın Rasulü, aramızda salih kimseler olduğu halde helak edilir miyiz?” Allah Rasulü şöyle cevap verdi: “Kötülük çoğaldığı takdirde, evet edilirsiniz.” Peki sonra ne olacak? Kıyamet günü herkes kendi ameline göre hesaba çekilecek.

Beşinci olarak kardeşlerim, bütün bu saydıklarımıza ilave olarak sakın ola ki ibret alma fırsatını kaçırmayalım. Sakın ola ki bahsettiğimiz hatalı düşünme biçimiyle düşünmeyelim, ya maddi sebep vardır ya da ilahi bir sebep vardır düşüncesi yanlıştır. Bu şekilde bir ayrım yapılamaz.

Buhari’nin Edeb-ül Müfred’de Said bin Müseyyib’den naklettiğine göre, Said bin Müseyyib şöyle söyledi: “Selman’ın yanındaydım. Kinde’den hasta olarak dönmüştü.” Selman el-Farisi’yi (r.a) kastediyor. Yanına gittiğinde ona şöyle söyledi: “Müjdeler olsun, Allah Mümin’in hastalığını günahlarına kefaret kılar ve kendisi için ibret vesilesi kılar. Fâcir (günahkâr) kişinin hastalığı ise devenin hali gibidir. Sahibi önce onu bağlamıştır, sonra salmıştır. Ama o neden bağlandığını da bilmez neden salındığını da.” Ne demek bu?

Hastalık Mümin kişi için ibret vesilesidir yani kendini hesaba çekmesine, günahlarından vazgeçmesine ve gaflet uykusundan uyanmasına vesile olur. Fâcir kişide ise durum tam tersidir. Hastalığı ona bir fayda sağlamaz. Günahlarından dönmez. Sahibinin önce bağladığı sonra ipini çözüp saldığı deve gibidir. Neden bağlandığını da bilmez neden salındığını da. Fâcir kişi de aynı deve gibi neden hastalandığını bilmez, hastalığının hikmetini anlamaz, Allah’a yönelmez, herhangi bir ecre nail olmaz. Ama Mümin kişi Allah’ın bütün fiillerinde hikmet sahibi olduğunu ve kullarını bollukta ve darlıkta imtihan ederek onlara kulluklarını hatırlattığını bilir.

Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya 35) Mümin daima şöyle düşünür: “Allah benim bu durumda nasıl bir kul olmamı istiyor?” Münafık ise zaten Allah’ı unutmuştur. Olayları Allah’ın hikmetinin yansıması olarak yorumlamaz. Kulluğunu düşünmez. Allah münafıkları şu sözlerle kınamıştır: “Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.” (Tevbe, 126) Allah’ın şu ibaresine dikkat edelim “Ne de ibret alıyorlar!” Kardeşlerim, ibret alma fırsatını kaçıranlardan olmayalım.

Son olarak kardeşlerim, bu durumda üzerimize düşen kardeşlerimize gücümüzün yettiğince yardımda bulunmaktır. Bilmeliyiz ki musibetler bize onlardan daha uzak değildir. Bu yüzden Rabbimize tevbe etmeliyiz. Esselamu aleykum ve rahmetullah.

 

Yorum Yaz